Kategoriler
Embriyoloji Neonataloji

Amniyon

Tahmini okuma süresi: < 1 dakika

Sinonim: Döl kesesi,  amniyon zarı, amniyon kesesiamniyo-, amnio-, amni-.

Antik Yunancada ἀμνίον ‎(amníon, “yakalanan kurbanın kanının bulunduğu kase) kelimesinden türeyen Latincedeki amnion ‎(“fetüsü saran kese) kelimesinin türkçeleştirilmiş halidir.

"amnion" ile ilgili görsel sonucu
Kaynak: https://s-media-cache-ak0.pinimg.com/originals/5a/8b/df/5a8bdfd2048e078691de2cdc87b585b9.jpg

Sürüngen, kuş ve memelilerin fetüsünü saran en içteki membran, kese. Embriyo bu kesenin içinde asılı durur.

"amniotic fluid" ile ilgili görsel sonucu
Kaynak: http://www.newhealthadvisor.com/images/1HT00324/look%20lik.jpg

Bu keseyi oluşturan hücreler amniyotik boşluğa (fetüs ile amniyon zarı arası) amniyon
sıvısı üretirler.

Rahim kanalından endoskopik kamera ile vücudun içine girilip, amniyon kesesi ve amniyon sıvısının incelenmesi işlemine amniyoskopi denir.

Kategoriler
Embriyoloji Jinekoloji Klinik tıp Neonataloji

Amniyoskopi

Tahmini okuma süresi: < 1 dakika

Sinonim: Amnioscopy, amnioskopie.amnioscopy ile ilgili görsel sonucu

Rahim kanalından endoskopik kamera ile vücudun içine girilip, amniyon kesesi ve amniyon sıvısının incelenmesi işlemine denir.

Kategoriler
Embriyoloji Jinekoloji Neonataloji

Fetüs

Tahmini okuma süresi: < 1 dakika

Sinonim: DölütFetus.

Ana Hint-Avrupa dilindeki dʰeh₁(y) kelimesinden türeyen Latincedeki fētus‘un anlamları;

  • Gebe, yavru ile dolu,
  • Bereketli, üretken, doğurgan,
  • Yakın zamanda doğurmuş, emziren kişi.

Fetal (fet-al) ise fetüse ait olan veya onu etkileyen anlamına gelir.

Tıp literatüründe fetüs, 8.haftadan (2. aydan) sonra başlayıp doğuma kadar süren süreçte gelişen organizmayı temsil eder.
"fetus" ile ilgili görsel sonucu

Kategoriler
Jinekoloji Neonataloji

Gebelik

Tahmini okuma süresi: < 1 dakika

Sinonim: Hamilelik, Pregnancy, gravidity, gestation, Schwangerschaft, Gestation, Gravidität.

  • Fetüsün doğuma kadar geçen süresidir.
  • Latincede graviditas (ağırlık) kelimesinin sıfat olan hali gravid (ağır) yabancı dillerde kullanılır."Pregnancy" ile ilgili görsel sonucu
  • Rahim dışında gelişen döllenmiş yumurtalar dış gebelik başlığı altında incelenir.
Kategoriler
Makaleler Neonataloji Neurology Pediatrics

Bazı Dil Kuralları Beynimize İşlenmiş Durumda!

Tahmini okuma süresi: 5 dakika
İşte size bir test: Zıt anlamlı yabancı sözcükler olan tobi ve kekere sözcüklerinin anlamını, Google’da aratmadan, tahmin etmeye çalışın. İki sözcük de, kökleri Eski Taş Devri’ne uzanan ve Batı Afrika’da halen yaygın bir şekilde konuşulan Yoruba dilindedir. Bu sözcükler, Türkçedeki zıt anlamlı büyük ve küçük sözcüklerinin karşılığıdır. Şimdi tahmin edin bakalım: Hangisi hangisinin karşılığıdır?
Çoğumuz aynı cevabı verecektir. Aslında testi diğer yabancı dillerdeki şekiller, ses şiddeti, hatta ışık parlaklığı ile ilgili zıt anlamlı sözcükler için tekrarlarsak yarısından fazlasında aynı cevapları veririz. Bu eğilim, var olmayan sözcükler için bile geçerlidir. Çok bilinen bir dil testinde deneklerin çoğu, aslında hiçbir anlamı olmayan baluma sözcüğünün yuvarlak şekilleri, yine anlamı olmayan takete sözcüğünün de köşeli şekilleri tanımladığını söyledi. Aslında düşünürseniz siz debaluma sözcüğünde tabiatı gereği bir yuvarlaklık, takete sözcüğünde de tabiatı gereği bir keskinlik ve sivrilik bulabilirsiniz. Benzer şekilde, yukarıda bahsedilen Yorubaca örneğinde de tobi sözcüğü büyük nesneler için uygun bir sözcük seçimi gibi görünürken kekere de küçük varlıklara daha çok uymaktadır. Diğer bir deyişle boyutlar, sözcüklerin söylenişinde (seslerinde) kodlanmış gibidir.
Kullandığımız dillerde, taşıdıkları anlamı çağrıştıracak seslere sahip birçok sözcük vardır ve ses-anlam ilişkileri ya da ses sembolizmi, dillerin hepsinde şaşırtıcı şekilde benzerdir. Peki, beynimiz fonetikle (ses bilimiyle) anlamı nasıl ilişkilendirir? New York’taki Rochester Üniversitesi’nden ve İngiltere’deki Sussex Üniversitesi’nden psikologlar, geçenlerde yaptıkları bir araştırmada, sinestezi yaşayan, yani ses gibi bir uyaranla renk, tat veya koku gibi beklenmedik bir algı hisseden kişilerin, anlamını bilmedikleri yabancı sözcükleri anlamlarıyla eşleştirmede daha yetenekli olduklarını kanıtladılar. Psikologların bu çalışmaları, ses sembolizminin kökenine dair ipuçları sunmakta ve daha önce hiç duymadığımız sözcüklerin anlamlarını nasıl sezdiğimizi açıklamaktadır.
Nüfusun yaklaşık %1’inin yaşadığı sinestezi, farklı beyin bölgelerini daha çok sayıda sinir lifi birbirine bağladığında ve böylece ortalamanın üstünde karşılıklı bağlantı yarattığında gözlenir. Sinestetler, yani sinestezi yaşayanlar, duyusal uyaranlar karşısında başka algılar da (bir sözcük duyduklarında renk veya tat, bir ses duyduklarında dokunuş vs.) hissetmeleri dışında normal ve sağlıklı bir yaşam sürerler. Örneğin sözcük ve isimler, 56 yaşındaki İngiliz sinestet James Wannerton’ın ağzında anında belirgin tat hisleri uyandırıyor. Wannerton, istasyon isimlerinin dilinde yarattığı tatlara göre adlandırdığı haliyle Londra Metrosu haritasının kendi versiyonunu oluşturdu. Örneğin King’s Cross istasyonunun ismi onda yumuşak bir meyveli kek tadı uyandırıyor. Wannerton’ın ömrü boyunca yaşadığı bu ad-tat ilişkileri, muhtemelen beynindeki sözcük işleme ve tat merkezlerinin birbirini etkilemesinden kaynaklanıyor.
Ses sembolizmi açısından, sözcüklerin söylenişi (sesi) aklımızda birtakım görüntüler oluşturabilir; (küçük anlamındaki)pequeño, petit veya kleine sözcüklerine karşılık (büyük anlamındaki) grande, grand veya gross sözcüklerini düşünün. Sinesteziye göre daha kesin ve daha az istemsiz olsa da (çünkü doğru tahminleri yapabilmek için ipuçlarına ihtiyacımız var) ses sembolizmi, beynin işitsel ve görsel birçok bölgesinin birbirini karşılıklı etkinleştirdiği bir işlem olarak düşünülebilir.
En son yapılan çalışmada, psikolog Kaitlyn Bankieris ve psikolog Julia Simner, ses sembolizminin sinesteziyle benzer karşılıklı bağlantılardan (beyindeki) kaynaklandığı varsayımını araştırdı. Bilim insanları, ana dili İngilizce olan kontrol denekleri ve harf ve sayılarda renkleri gören (örneğin c harfini sarı, 4 sayısını kırmızı vb.)  yazıbirim-renk sinestetlerini bir araya getirdiler. Deneklerden bir ses kaydını dinlemelerini ve yüzlerce yabancı sözcüğün iki seçenek arasından anlamını tahmin etmelerini istediler. Sözcükler büyük/küçük, parlak/koyu, yukarı/aşağı ve yüksek/alçak ses olmak üzere dört semantik (anlamsal) grubun içerisinden ve on farklı dil dağarcığından (örneğin Guceratçada küçük anlamına gelen jhiinu, Tamilcede parlak anlamına gelen olimikka, Flemenkçede aşağı anlamına gelen neerwaarts gibi) seçilmişti.
Bilim insanları önce, her ne kadar sadece büyük/küçük ve yüksek/alçak ses semantik grubunda da olsa, yabancı sözcüklerin anlamlarını çözmede iki katılımcı grubun önemli ölçüde başarılı olduklarını tespit ettiler. Yukarı/aşağı ve parlak/koyu kategorilerindeki performansları ise ancak şans denebilecek kadardı.
Bu farklılık, bir ölçüde, beynimizin seslerle anlamları nasıl eşleştirdiğini yansıtıyor. Büyük/küçük gibi alanlarda, ses simgesel sözcükler boyut algısını fiziksel olarak ses yolu haline dönüştürür ki bu, ikoniklik terimiyle ifade edilen dilbilimsel bir özelliktir. Örneğin (Fransızcada geniş, iri anlamına gelen) grand dediğimizde ağzımız bahsettiğimiz nesnenin boyutunu taklit eder gibi genişler, oysa petit dediğimizde ses yolu daralır ve söylediğimiz sözcük küçük bir nesne izlenimi oluşturur. Ses simgesel sözcükler, ses şiddetini de benzer şekilde yansıtır, ancak yön ve parlaklığı ifade ederken ikonikliği kullanmaya devam etmek biraz daha zorlaşır. Bir teoride de belirtildiği üzere, bu alanlardaki sözcükler tonlama gibi söyleniş özellikleriyle kodlandığı halde çalışmadaki kayıttan dinletilen sözcükler düz, nötr bir tonla söylendiğinden denekler bu yön ve parlaklık alanlarında bocaladılar.
Sonrasında bilim insanları daha ilginç bir sonuçla karşılaştılar; her iki grup katılımcılarının başarılı olduğu ilk iki sözcük kategorisinde (büyük/küçük ve yüksek/alçak ses kategorisinde (ÇN)) sinestetlerin, bilinmeyen sözcüklerin anlamını tahmin etmede kontrol deneklerini gölgede bıraktıklarını gördüler.
Aslında sinestetler kesinlikle daha geniş sözcük dağarcığına veya daha üstün zekâya sahip değillerdi; İngilizce yeterlilik testinde ancak kontrol denekleri kadar başarılıydılar. Buna karşılık yabancı sözcüklerin ses-anlam ilişkilerini daha iyi kavrayabildikleri için bir avantaja sahip görünüyorlardı. Sinestetlerin işitsel ve görsel duyuları birbirine bağlayıcı bir işlem olan ses sembolizmine çok hassas olmalarının sinestezide görülen bu karşılıklı bağlantılar sonucu ortaya çıktığını varsaymamak elde değil.
Aslında psikolog Romke Rouw, psikolog Vilayanur Ramachandran ve diğerleri sinestezi hastalarında olağandışı karşılıklı bağlantılar olduğunu ortaya çıkarmışlardı. Bilim insanları, difüzyon tensör görüntüleme denen bir yöntemi kullanarak yazıbirim-renk sinestetlerinde sinir liflerinin izlediği yolu takip etmişler ve kulağın hemen üstünde bulunan boru şeklindeki fuziform girus yakınında şaşırtıcı ölçüde yoğun bağlantılar bulmuşlardı. Fuziform girus, yazıbirimleri algılayan ve V4 renk işleme alanının bitişiğinde bulunan bir bölge içerir. Sinestetlerde görülen yoğun bağlantıların, komşu yazıbirim ve renk alanları arasındaki sınırı aşan fiberler olduğu konusunda herkes hemfikir. Bu fazladan bağlantılar, davranışsal bakımdan, harf ve sayıların renkleri tetiklemesi şeklinde algı karışıklığına yol açmaktadır.
Aslında bilim insanları, sinestetlerin beyin kortekslerinin diğer bazı kısımlarında da benzer karşılıklı bağlantıların birleştiği birden çok nokta gözlediler. Gelecekte yapılacak araştırmalar için heyecan verici bir yol da, sinestezi gibi ses sembolizminin de bu karşılıklı bağlantılardan faydalanıp faydalanmadığını bulmaktır.
Ses-anlam haritaları tabii ki sinesteziye özgü değil. Deneyi hatırlayacak olursak, kontrol deneklerinin şans denebilecek bir seviyeyi tutturdukları sözcük kategorilerinde sinestetler bu denekleri geride bırakmışlardı. Bu da gösteriyor ki sinestetler, belki de karşılıklı bağlantıları sayesinde, belli sözcük-anlam ilişkilerini izleyerek seçimlerini yaptılar, ama sinestet olmayanlar da içgüdüsel olarak benzer ilişkileri kurdular. Sadece karşıtlarından daha az yetenekliydiler. Bu durum bizi çok ilginç bir tahmine doğru yönlendiriyor: Sinestetlerde görülen karşılıklı bağlantılar, aslında hepimizde var olan hat karışıklığının uç bir çeşidi olabilir.
Çocuk psikologları ve dilbilimcilerin sağladıkları giderek artan bulgu hazinesi de bu fikri doğrular şekilde gösteriyor ki bebekken hepimiz, aynen sinestetler gibi, beynimizde karşılıklı bağlantılarla hayatımıza başlarız ve zihnimiz ses sembolizmine tüm dillerde eşit ölçüde açıktır. Fakat ana dilimize hâkimiyetimiz arttıkça bu karşılıklı bağlantılar azar azar kaybolur ve büyüdükçe yabancı dillere olan hassasiyetimiz yok olur. Diğer taraftan sinestetlerde, genetik mutasyonların fazlalıkların atılması sürecini engellemesi nedeniyle, karşılıklı bağlantıların erişkinlik dönemine kadar varlıklarını sürdürdükleri varsayılır.
“Çocukluk sinestezisi” denen bu hipotez oldukça etkilidir, çünkü bu hipotez hepimizin bebeklik dönemindeki bu bağlantıların kalıcı izlerini taşıdığımızı ve bu sayede ileri yaşlarımızda benzer ilişkileri kurabildiğimizi ifade eder. Nasıl ki bugün yabancı sözcüklerin anlamını tahmin edebiliyoruz, dilleri türetirken de bu ortak sezgileri benzer şekilde kullanmış olabiliriz. Belki, yeni geliştirilen ve ses simgesel sözcüklerden oluşan bir sözcük dağarcığı, atalarımız tarafından anlaşılabilirdi. Ve belki de böylece bir dilin “ilk sözcükleri” belirlenmiş oldu ve bu sözcükler sonraki nesillere aktarıldı, en sonunda da her türlü yaratıcılığın kullanıldığı yollardan geçilerek geliştirildi.
Görsel 1. Kullandığımız dillerde, taşıdıkları anlamı çağrıştıracak seslere sahip birçok sözcük vardır ve ses-anlam ilişkileri ya da ses sembolizmi, dillerin hepsinde şaşırtıcı şekilde benzerdir. Peki, beynimiz fonetikle (ses bilimiyle) anlamı nasıl ilişkilendirir?
Fotoğraf: JLGutierrez ©iStock.com
Düzenleyen: Osman Öztürk (Evrim Ağacı)

Kaynak:

  • Scientific American
  • Kaitlyn Bankierisa, Julia Simner What is the link between synaesthesia and sound symbolism? Cognition Volume 136, March 2015, Pages 186–195 doi:10.1016/j.cognition.2014.11.013
  • Lawrence E Marks On Cross-Modal Similarity: The Perceptual Structure of Pitch, Loudness, and Brightness Journal of Experimental Psychology Human Perception & Performance 15(3):586-602 · September 1989  DOI: 10.1037//0096-1523.15.3.586
  • Romke Rouw & H Steven Scholte Increased structural connectivity in grapheme-color synesthesia Nature Neuroscience 10, 792 – 797 (2007) Published online: 21 May 2007 | doi:10.1038/nn1906
  • Mutsumi Imai, Sotaro Kita The sound symbolism bootstrapping hypothesis for language acquisition and language evolution The Royal Society Published 4 August 2014.DOI: 10.1098/rstb.2013.0298
Kategoriler
Jinekoloji Neonataloji Technology

Anne karnındaki bebekler için yeni icat: Vajina Hoparlörü

Tahmini okuma süresi: < 1 dakika

babypod vajinada calan hoparlor fetus anne karni muzik 1

Doğmamış çocuğa don biçilmez belki ama playlist hazırlanabilir!

İspanyol girişim “Babypod”, anne karnındaki insan evladının müziğe erkenden kavuşabilmesi için “bi’ değişik” hoparlör geliştirdi. Firmanın iddiasına göre annesinin vajinasından içeri uzattığı bu hoparlör yardımıyla içerideki ufak arkadaş rahat duyabileceği bir desibelde müzik dinleyebilecek.

babypod vajinada calan hoparlor fetus anne karni muzik 3

İyi de annenin karnına yaklaşıp bir türkü patlatsak olmuyor mu?

Olmuyormuş. Annenin karnına dışarıdan mırıldanan şarkı fazlaca engele takıldığından içeriden pek duyulmuyormuş. Firmanın iddiasına göre vajina, sesin kaliteli bir şekilde duyulması için ideal bir ortam sağlıyormuş.

babypod vajinada calan hoparlor fetus anne karni muzik 4

Hamileliğinin en az 16. haftasındaki anne adaylarına önerilen cihaz işe yarar mı, yaramaz mı ayrı bir tartışma konusu. Çünkü halen bilim insanları (ister anne karnının dışından, ister vajinanın orta yerinden) fetüse dinletilen müziğin bir işe yarayıp yaramadığı konusunda fikir birliğine varabilmiş değil.

Kaynak:

Kategoriler
Genetik Makaleler Neonataloji

İki Babalı Bebekler Gerçek Oluyor

Tahmini okuma süresi: 2 dakika

Bilim insanları ilk kez aynı cinsten iki kişinin dışarıdan yumurta transferi ya da sperm bağışlanmasına gerek  olmadan bebek sahibi olabileceğinin mümkün olduğunu gösterdi.  Bu gelişmenin öngörülen en büyük etkisi bebek sahibi olmak isteyen homoseksüel çiftlerin de bu isteklerini gerçekleştirebilmeleri; ancak bununla birlikte kısırlık nedeniyle bebek sahibi olamayan çiftlerin de bu metottan yararlanması bekleniyor.

Cambridge University’de yapılan yeni çalışma, fare deri hücrelerinin yumurta ve spermin öncül hücreleri olan primordiyal germ hücrelerine dönüştürülmesi ile bebek farelerin dünyaya getirildiği önceki çalışmaların üzerine eklendiği bir çalışma niteliğinde. İnsan biyolojik materyallerinin kullanılarak sürecin tekrarlanması ise çalışma ekibi için büyük bir zorluktu; fakat bugün beş farklı insan denekten insan primordiyal germ hücreleri ve beş farklı embriyodan kök hücre üretimi başarılmış durumda; yani erken dönem insan kök hücreleri petri kabında üretilebildi.

Bu süreçte aynı zamanda, kök hücrelerde meydana gelen epigenetik mutasyonların silinebildiği keşfedildi. Bu da,hücrenin yeniden oluştuğunu ve yeniden programlandığı; vücudun diğer hücreleri yaşlanıp genetik hatalar biriktirdiği halde kök hücrelerde bunun geçerli olmadığı anlamına gelmekte. Hiçbir mutasyonun aktarılmadığını söyleyemeyiz; ancak çoğu zaman bu mutasyonlar aktarılmıyor.

Geleneksel olmayan üreme teknolojisi alanında çığır açan bir ilk gelişme 1978 yılında ilk tüp bebeğin dünyaya gelişiydi.

Bu çalışmanın anahtarı niteliğindeki veri ise fare çalışması üzerinde hiç etkisi olmadığı görülen ve bu yüzden göz ardı edilen SOX17 geniydi. Fakat çalışma ekibi sonradan SOX17 geninin insan deri hücrelerinin primordiyal kök hücrelerine dönüşmesi için yeniden programlanması sürecinde çok büyük öneme sahip olduğunu fark etti.

Bugün, bu sürecin yürütülmesi ile 2 yıl gibi kısa bir süre içinde sağlıklı bebeklerin oluşabileceğinden kendilerinden emin bir şekilde bahsetmekteler. Kök hücre gelişmesi kısırlığın anlaşılması ve ona uygulanacak tedaviler için de çok büyük öneme sahip. Çok uzun bir zaman alacak olsa da, çocuklukta kan kanseri tedavisi gibi tedaviler görmüş ve bu yüzden kısırlık sorunu yaşayan insanlar için kendi çocuklarına sahip olmanın önünü açacak bir yol olarak görülüyor.

Pek tabii ki, bu tip bir uygulama etik bazı engellere takılacaktır, aynı daha önce üç ebeveynden alınan DNA’lar kullanılarak doğumu sağlanan kız çocuğu gibi.. Ancak ekip, tekniğin yalnızca üreme için geçerli olmadığını da belirtti. Kullanılan hücreler genetik mutasyonlar açısından çok temiz bir durumda olduğu için, yaşlandıkça hücrelerimizin nasıl değişiklikler gösterdiğini daha iyi anlamamızı da sağlayabilecek. Bu durum ise epigenetik mutasyonları nasıl sileceğimizi de gösterebilir.

Şu an gelinen noktada henüz bulunan tekniğin, medikal olarak üreme yöntemlerimizi değiştirecek bir yol olup olmadığını bilemiyoruz. Ancak bebek sahibi olamayan insanların ve kısırların içinde bulunduğu durumu düzeltme potansiyeli taşıyan tek yol olduğu da aşikar. Etik tartışmaları bir yana bırakırsak mükemmel bir şey olduğunu kabul etmeliyiz.


Görsel: Petri kabında döllenmeye yakından bakış – Dabarti CGI / Shutterstock

Referans:

  • Bilimfili,
  • ScienceAlert
  • Naoko Irie, Leehee Weinberger, Walfred W.C. Tang, Toshihiro Kobayashi, Sergey Viukov, Yair S. Manor, Sabine Dietmann, Jacob H. Hanna, M. Azim Surani SOX17 Is a Critical Specifier of Human Primordial Germ Cell Fate Cell Volume 160, Issues 1-2, p253–268, 15 January 2015 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cell.2014.12.013
Kategoriler
Makaleler Neonataloji Neurology Pediatrics

Doğum Şekli, Beyin Gelişimini Etkiliyor Olabilir!

Tahmini okuma süresi: 2 dakika

ABD’de yapılan bir çalışmanın ilk bulgularına göre, bebeklerin doğal yolla mı yoksa sezaryen ameliyatı ile mi doğduğu, beyin gelişimleri üzerinde kalıcı bir etkiye sahip olabilir. Bilim insanları bebek farelerin büyümesini inceleyerek onların nasıl doğmuş olduklarına dayalı farklı hücre gelişim türleri belirlediler.
Bir bebek doğduğu zaman, bebeğin beyni doğal olarak gerekli olandan daha fazla hücre üretir ve sonra bunların bazılarını öldürür. Georgia Devlet Üniversitesindeki sinirbilimciler, doğumdan hemen sonra farelerde beyin hücrelerinin nasıl geliştiğine bakarak, normal yolla doğan farelerle karşılaştırıldığında, sezaryen ameliyatı ile doğan farelerde hücre ölümünün daha fazla olduğunu gördüler. Georgia Devlet Üniversitesinden sinirbilimci Nancy Forger bu konuyla ilgili şöyle söylüyor:
“Doğum sırasındaki bu aşırı hücre ölümleri bizi çok şaşırttı.”
Araştırma henüz başlangıç aşamasında olsa da, hayatın ilk birkaç yılında sinir sisteminin nasıl geliştiğine dair var olan bilgimize katkı yapıyor. Buna rağmen, hangi sebep ya da sebeplerden dolayı bu iki doğum yönteminin böylesine farklı etkilerinin olduğu sorusu henüz tam bir netlikle cevaplanamıyor. Ancak bu durumun, bakteri temelli mikrobiyomlarımızın annelerimizden bize geçme şekliyle ilişkili olabileceği ihtimali üzerinde duruluyor.
Önceki araştırmaların gösterdiği üzere bu mikrobiyomlar, doğum yöntemine bağlı olarak vajinal mikrobiyotadan ya da Lactobacillus ve Staphylococcus gibi deride yaşayan türlerden geçiyor olabilir. Bilim insanları bu durumun, bizim bağışıklık yapımız üzerinde kalıcı bir etkisi olduğunu düşünüyorlar ve Georgia Devlet Üniversitesindeki araştırmacılara göre, bu kalıcı etkiler listesine beyin gelişimi de eklenebilir.
Araştırmacılar ayrıca, sezaryen ameliyatı ile doğan farelerin benzerlerinden ortalamada daha iri ve daha sessiz olduklarını buldular. (Daha iri oldukları bulgusu, obezite ile doğum yönteminin türü arasındaki bağlantılar üzerine yapılan önceki araştırmaları da destekliyor.) Eğer bu aynı bağlantılar insan bebekleri için de geçerliyse, sezaryen ameliyatlarına olan yaklaşımımızı yeniden düşünmek zorunda kalabiliriz. Bu anlamda sıradaki adım, “mikrogli” olarak adlandırılan beynin bağışıklık hücreleri ile hücre ölüm oranı arasında herhangi bir bağlantının var olup olmadığını bulmak olacaktır.
Normal bir doğum esnasında bebekler, doğum başlamadıkça ortaya çıkmayan, hormon akımı gibi bazı biyolojik süreçlere maruz kalırlar. Şimdilerde bilim insanları, sezaryen ameliyatının uzun dönemli etkilerinin tam olarak neler olabileceği ve doğum sonrası ilaç kullanımıyla bu etkilerin nasıl bertaraf edilebileceği üzerine çalışıyorlar.
Araştırmacılar ABD’de doğan bebeklerin yaklaşık yüzde 30’unun bu yöntemle doğmasından dolayı (hatta başka ülkelerde bu oran daha yüksek), sezaryen doğumunun sonuçlarına yakından bakmanın gerekli olduğunu söylüyorlar. Doğum yönteminin anne için hem kişisel hem de tıbbi bir karar olmasından dolayı, bir seçim yapılmadan önce tüm gerçeklerin bilinmesi önem taşıyor.
Elde edilen ilk bulgular Amerikan Sinirbilim Derneği’ne sunuldu.
Çeviren: OZ  (Evrim Ağacı)
Düzenleyen: Ayşegül Şenyiğit (Evrim Ağacı)
Kaynak:
  1. ScienceAlert
  2. Josef Neu, MD and Jona Rushing Cesarean versus Vaginal Delivery: Long term infant outcomes and the Hygiene Hypothesis Clin Perinatol. 2011 Jun; 38(2): 321–331. doi: 10.1016/j.clp.2011.03.008
Kategoriler
Makaleler Neonataloji Neurology Pediatrics

Bebeklerin Dil Becerilerini Daha Konuşmaya Başlamadan Geliştirebiliriz!

Tahmini okuma süresi: 3 dakika

Bebekler dünyaya geldikten sonra yaklaşık 1.5 – 2 yıl boyunca çevrelerindeki tüm sesleri inceleyerek ve çözümleyerek ana dili olacak dili öğrenirler. Bu süreç şimdilik kendiliğinden bebeklerin etraflarındaki her şeyi dinlemeleriyle gerçekleşiyor. Eğer sürecin mekanizmasını tam olarak belirleyebilirsek bebeklerin beyinlerindeki sinapsların çoğu henüz silinmemişken, bir diğer deyişle beynin potansiyeli ileriki yaşlara oranla çok daha üst seviyedeyken bebeğe çok sayıda dil öğretebiliriz.
Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Rutgers Üniversitesi’nde görevli bilim insanları bebekler 4 aylıkken sözcüklere dikkat ettiğini ve sözcük yapısından olmayan seslerle sözcükler arasındaki ayrımı fark ettiklerini söylüyor. Bebeklerin bir araba kornasının sesiyle cümle yapımında kullanılan sözcükler arasındaki farkı ayırt etmesi 7 aylık olduklarında çok daha hızlı ve doğru bir şekilde gerçekleşiyor.
Araştırma ekibine liderlik eden April Benasich bebeklerin sürekli çevreyi tarayarak dil olarak kullanabilecekleri sesleri aradıklarını belirtiyor. Bebek gelişiminin 4. ve 7. ayları arasında beyinde dilsel akustik haritalar oluşturuluyor. Bu haritaları oluştururken bebekler çevreyi çok dikkatlice gözlemleyip, her anı, her hareketi ve insanlar arasındaki tüm etkileşimleri mükemmel bir biçimde çözümlüyorlar.
Gelelim az önce bahsettiğimiz harita konusuna… Akustik haritalar bebek beyninin dış çevredeki karmaşık dil yapısını hızlı ve otomatik olarak çözmesini sağlayan birbirleri arasında etkileşim halinde bulunan hücre topluluklarıdır. Beyinde akustik dil haritalarının yanında, işitsel kortekste duyma ile ilgili haritalar, beynimizin arka kısmında görsel kortekste de görsel haritalar mevcuttur. Bu haritalar ne kadar iyi çalışırsa bilişsel süreçlerin verimi de o kadar iyi olmaktadır.
Bebeklerin beyninde 4. ayda başlayan dil haritaları eğer yapım esnasında şekillendirilirse, bebeklerin bir dili öğrenmesi daha kolay ve etkili olabilir. Bu bebeklerin öğrendiği dil ve diller için daha sağlam bir alt yapı ve daha hızlı bir öğrenme seçeneği sunabilir. Yetişkin bir kişi araba sürerken birçok tepki ve davranış sergiler. Arabanın içinde bulunan bir bebek bütün bu davranış ve tepkileri analiz etmektedir. Araştırma ekibi bebeklerin algılamasını yönlendirerek ve geliştirerek bebek beyninin daha hızlı ve otomatik olarak öğrenmesini amaçlamaktadır.
Benasich laboratuvarlarında bebeklerin akustik dil haritalarının oluşturulmasını hızlandırabildiklerini ve en iyi şekilde geliştirebildiklerini belirtiyor. Ekip bunu yaparken bebeklere hızlıca değişen çeşitli sesler dinletiyorlar ve bebekler sesler arasındaki farklara tepki verdiklerinde onlara kısa bir renkli video göstererek ödül veriyorlar. Dinleme esnasında ses değişiklikleri milisaniye ölçeğinde oluyor ve eğitimin ilerleyen aşamalarında çok daha karmaşık bir hal alıyor.
Benasich bu eğlenceli oyunu oynarken bebeğe “Buna dikkat et, bu önemli” mesajı verdiklerini belirtiyor. Bu yöntem bebeklerin çevredeki seslere güçlü bir şekilde odaklanmalarını ve dil ile ilgili gerekli olan bilgileri daha kolay akustik dil haritalarına işlemelerini sağlıyor. Bu yöntem sayesinde bebeklerin birden fazla dili de kolayca öğrenebilecekleri öngörülüyor.
Araştırmacılar bu yöntemin uzun süreli faydalarının da olacağını düşünüyor. Elektroensefalografi (EEG) tekniği kullanılarak yapılan araştırmalar altı haftalık bir eğitimin 7 aylık bebeklerin ses şablonları işlemedeki verimliliğini büyük oranda arttırdığını gösteriyor. 6 aylık eğitimin tamamlanmasının ardından ekip bebekleri gözlemlediğinde eğitim verilmeyen sonraki 18 ay boyunca bebeklerde eğitime bağlı gelişim bulmuşlardır. Elde edilen bu bulgular, akustik dil haritaları oluştuktan sonra bebeğin bundan çok uzun süreler boyunca faydalanacağını gösteriyor.
Böyle bir tekniğin var olduğunu öğrenen birçok ebeveyn bebeklerini birer dahi yapmak isteyecektir ancak Benasich’in buna cevabı: “Gerek yok”. Kişilerin dil işleme kabiliyetleri de boy uzunluğu gibi genetik unsurlara bağlıdır. Örneğin bir kişinin boyunun uzunluk kapasitesi genetik temellere dayanarak 160 ile 180 cm arasında değişsin. Bu kişi doğru egzersiz ve beslenme programıyla 180 cm boy uzunluğuna erişebilir ancak kesinlikle 190 cm olamaz. Aynı durum dil işleme süreçleri için de geçerlidir.
Ekip lideri olan Benasich bir gün ebeveynlerin oyuncak benzeri cihazlarla bebeklerini eğitmelerinin ve beynin bilgi işleme süreçleri üzerinde oynama yapmanın çok olası olduğunu ifade ediyor. Günümüzde dünyaya gelen bebeklerin 8-15%’i zayıf akustik bilgi işleme ve geç dil öğrenme rahatsızlığından muzdarip durumda olmasından dolayı bu teknik klinik aşamada bu bebekler bir tedavi kapısı açmakta ve ilerde daha farklı dil rahatsızlıkların tedavisi için de umut vaat etmektedir.
Hazırlayan: Ali Çağlayan Taybaş (Evrim Ağacı)
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. ScienceDaily
  2. Neuroscience, Dale Purves (3. Basım)
  3. April A. Benasich, Naseem A. Choudhury, Teresa Realpe-Bonilla, and Cynthia P. Roesler Plasticity in Developing Brain: Active Auditory Exposure Impacts Prelinguistic Acoustic Mapping The Journal of Neuroscience, 1 October 2014, 34(40): 13349-13363; doi: 10.1523/JNEUROSCI.0972-14.2014
Kategoriler
Jinekoloji Makaleler Neonataloji

Rahimdeki Bebeklerin Sigara Kullanan Annelerine Tepkileri

Tahmini okuma süresi: 3 dakika

Mit 1: “Abartılacak bir şey yok ! Benim anne-babam da bana hamile iken sigara kullanıyormuş.”

Gerçek: Anne ve babanız aldığı riskin farkında değilmiş. Bebek ölümlerinin %40’nda (büyük bir oran, neredeyse yarı yarıya) hamilelik sırasında sigara kullanımının sebep olduğu düşünülüyor. Hamilelik sırasında sigara kullanımı düşük yapma ve premature doğum riskini artırıyor.

Mit 2: “Sigarayı bırakırsam daha stresli olurum, bu da bebeğimi daha fazla etkiler.”

Gerçek: Araştırmalara göre; sigarayı bırakmanın getirdiği stres, fetusun sağlığını sigara kullanımı kadar fazla etkilemiyor.

Mit 3: “Zaten hafif (light) sigara kullanıyorum. Bu daha güvenli.”

Gerçek: Öncelikle light sigaralar daha güvenli değildir. Pazarlamacının ne söylediğinin hiçbir öneminin olmamasıyla birlikte (nihayetinde kapitalist; hiçbir kapitalist kârına verdiği önemi insan sağlığına vermez); normal, light ya da süper-light sigara kullanımı da bebeğinize çokça zarar verir.

Karbonmonoksit (CO) yanma reaksiyonu sonucu ortaya çıkan zehirli bir gazdır. Bu gazı direkt olarak göremez ve koklayamazsınız, ancak sigara dumanında, gaz kazanlarında ve araçların egzos gazlarında bolca bulunur.

Nefes aldığınızda, CO ve oksijen ciğerleriniz vasıtasıyla kan damarlarınıza taşınır. Karbonmonoksit gazı kırmızı kan hücrelerinizdeki hemoglobine oksijenden 200 kat daha hızlı bir şekilde bağlanabilme özelliğindedir. Bu durum kırmızı kan hücrelerinizin vücudunuza ve bebeğinize oksijen taşımasını engeller.

Bebeğiniz her şeyde size bağımlıdır. Vücudunuza aldığınız her şey onu etkiler. Oksijen ve besin maddeleri; plasentanızdan bebeğinizin kan damarlarına taşındığı gibi, aldığınız bazı toksinler de aynı yol ile bebeğinizin kan dolaşımına katılır.

Yeni yapılan bir araştırma, hamile kadınlarda sigara kullanımının zararlı etkilerine daha fazla ışık tutuyor. 4D ultrasonla yapılan taramalarda, rahimdeki fetusun minik hareketleri gözlemlendi.

Fetuslar geliştikçe, genellikle ağızlarını hareket ettirirler ve kendilerine dokunurlar ve  kollarını kontrol edebilme yetisi kazanırlar. Bebeklerin büyümesini gözlemleme ile bilimciler rahimdeki fetusun dakika düzeyindeki hareketlerinin değerlendirilmesiyle potansiyel problemlerin saptanabileceğine inanıyorlar. Araştırmanın hamile kadınları sigara içme alışkanlığına son vermeleri noktasında tetikleyici olacağı ümit ediliyor.

Yukarıdaki görüntü grubu sigara kullanan annenin rahmindeki fetusu gösteriyor. Aşağıdaki görüntü grubu ise hamilelik sırasında sigara kullanmayan annenin rahmindeki fetusun görüntüsü.
Yukarıdaki görüntü grubu sigara kullanan annenin rahmindeki fetusu gösteriyor. Aşağıdaki görüntü grubu ise hamilelik sırasında sigara kullanmayan annenin rahmindeki fetusun görüntüsü.

Dr. Nadja Reissland, 20 anne adayının hareketli 4D ultrason taramaları üzerinde çalıştı. Anne adaylarının sigara kullanan dördünde, fetusun gelişiminin 24., 28., 32. ve 36. haftalarında binlerce minik hareketi kaydedildi.Middlesbrough ‘da James Cook University Hospital ‘da yapılan çalışmada, hamileliği sürecinde sigara kullanan bu dört anne adayının rahimlerindeki bebeklerin yüzlerine daha sık dokundukları görüldü.

Dr. Reissland’in sonuçları –kendisi çalışmayı daha geniş bir örneklemde tekrarlamayı umuyor– sigara kullanan annelerin bebeklerinin merkezi sinir sistemi gelişimini yavaşlatabileceğini ortaya çıkardı.

Dr. Reissland; bu bulguların doğrulanabilmesi için, annenin stres durumu ve sigara kullanma bağlantısını da içeren daha spesifik etkilerin araştırılması için daha geniş ölçekli bir araştırmaya ihtiyaç olduğunu söylüyor.

Her ne kadar gebelik sürecinde sigara kullanan anne sayısının geçen yıl toplanan verilere göre sürekli düşüşte olmasına rağmen, anne adaylarının %12′si sigara kullanımına hala devam ediyorlar. Araştırma; sigara kullanan hamile annelerin doğacak çocuklarının kalplerine zarar verme riski taşıdıklarını ve aynı zamanda da düşük yapma ve erken doğum riskini de arttırabildiğini ortaya koydu.

Fetus gelişim uzmanı olan Dr. Reissland, sigara kullanan annelerin korkuya kapılmamalarını bunun yerine onları sigarayı bırakmaları için yardım almaya çağırdığını söylüyor.

Aşağıdaki linkten orijinal çalışmaya ulaşabilir, .pdf olarak indirebilirsiniz.


Orijinal Araştırma: Bilimfili, http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/apa.13001/abstract