Kategoriler
Beslenme

Enteral beslenme

Tahmini okuma süresi: < 1 dakika

Sinonim: Enteral Nutrition.

Bağırsak üzerinden organizmanın beslenmesi anlamına gelir.

  1. Oral yol,
  2. PEG sondası ile sindirim sistemine dahil olmayı ifade edebilir.
    Kaynak: https://api.intechopen.com/media/chapter/65073/media/F1.png
Kontrendikasyon:

Kategoriler
Beslenme Botany

Muskat

Tahmini okuma süresi: < 1 dakikaSinonim: Hint cevizi, Nutmeg.

Orjinal adı; Myristica fragrans.

  • Yetişkinlerde öforiye neden olduğu bilinmektedir.
  • Aromatik yağı myristicin adlı psikoaktif bir madde içerir. Bu madde meskaline benzeyen kimyasal yapısıyla halüsinojenik etkisi vardır.
  • Çekirdeğinde bulunan elemicin, myristicin ve safrole gibi maddelerin metabolik olarak dönüştürülmesi ile amfetamin benzeyen kimyasal maddelerin ortaya çıkmasına sebep olur.
  • Myristicin, santral monoamine oksidaz (MAO)’ı engeller,
  • Farelerde yapılan deneyde muskat özünün antideprasan etkisi gözlemlenmiştir. Bu etkinin adrenerjik, dopaminerjik ve serotonerjik sistemler aracılığıyla gerçekleştiği düşünülmektedir.
  • Hayvan araştırmalarında, muskatın cinsel etkinliği arttırdığı tespit edilmiştir.
  • Psikoaktif etkisi için 5 ila 15 gr muskat tüketilmelidir.
  • Akut muskat entoksikasyonunda, kalp çarpıntısı, baş dönmesi, anksiyete ve halüsinasyon görülebilir.

    Kaynak: https://antiqueprintmaproom.com/media/catalog/product/cache/1/image/9df78eab33525d08d6e5fb8d27136e95/_/m/_mg_0263_copy.jpg
Kategoriler
Beslenme Biyokimya

Biyotin

Tahmini okuma süresi: < 1 dakikaSinonim:  H vitamini,  B7 vitamini, güzellik vitamini, Biotin, coenzyme R,

Suda çözülebilir B vitamini kompleksidir.

Kaynak: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/8/85/Biotin_structure.svg/1024px-Biotin_structure.svg.png

Kategoriler
Beslenme Makaleler Neurology

Beynimiz Olduğumuzdan Daha Zayıf Göründüğümüz Yanılgısına Sahip Olabilir

Tahmini okuma süresi: 2 dakikaUniversity of Western Australia’dan araştırmacılarpsikolojik bir illüzyonun insanları olduğundan daha zayıf olduklarını düşünme yanılgısına yönlendirebiliyor.

 

9 Ocak’ta (2018) Scientific Reports‘da

Kaynak: https://www.cmog.org/sites/default/files/styles/apachesolr_search_grid/public/collections/25/2548A2B6-B4A4-43D7-B0F5-B058B21C6B1D.jpg?itok=IotmUR_M

yayımlanan yeni bir araştırmada, vücudumuzu nasıl algıladığımızın, aslında kendimiz ve başkaları tarafından yapılan geçmiş gözlemlerin harmanlanmasıyla yaratılan bir bozulma olduğuna dair deliller elde edildi. Sıralı bağlılık olarak bilinen bu doğal önyargı, beynimizin zamanla topladığı verinin ortalamasını alma etkisidir. Araştırma verilerine göre, vücut büyüklüğüne ilişkin yargılar, daha önceki tecrübelere dayanıyor.

Bir kişinin ağırlığı, ortalamanın üzerine çıktıkça, geçmiş deneyimlerinin daha küçük vücut büyüklüğü içermesi de daha muhtemel hale gelir. Çünkü beynimiz, geçmiş ve güncel deneyimlerimizi birleştirir ve aslında olduğumuzdan daha zayıf göründüğümüze dair bir illüzyon oluşturur. 103 kadın katılımcının yer aldığı çalışmada, katılımcılara; normalin altında, normal, aşırı kilolu ve obez şeklinde değişkenlik gösteren bir dizi kadın vücudu fotoğrafı gösterildi. Araştırmada, katılımcılardan, vücut çizgisi olarak bilinen görsel bir analog ölçek boyunca bir çizgi çizerek algılanan vücut büyüklüğüne dair bir değerlendirmede bulunmaları istendi. Yapılan değerlendirmelerin ardından, algılanan vücut büyüklüğünde sıralı bir önyargıya dair deliller elde edildi. Yani katılımcılar, vücut büyüklüğüne dair yargılarının daha önce gördükleri vücut büyüklüğüyle uyumlu olması eğilimi gösterdiler.

Araştırma, insan gözlemcilerinin, kendi vücut büyüklüğü ve başkalarının vücut büyüklüğüne dair tahminler geliştirmede genellikle zayıf olduğunu ortaya koyuyor. Bir başka ifadeyle, vücut büyüklüğüne ilişkin yargılar, her zaman tutarlılık göstermiyor ve çeşitli faktörlerden etkilenebiliyor. Hatta bazen yanımızdaki insanın vücut büyüklüğüne dair gözlemimizden bile etkilenebiliyor.

Elde edilen bu bulgular, başarılı bir diyet şansını da içeren kilo verme yaklaşımları için önemli işaretler taşıyor. Bu durumu sağlık açısından ilginç kılan şey ise, yanlış algılayan vücut boyutunun yeme bozuklukları veya obezitenin ortak bir semptomu olmasıdır. Araştırma ekibi bu yanılsamaları düzeltmeyi ve böylelikle insanların ağırlıklarını doğru bir şekilde değerlendirebilmelerini, beklentileri yönünde mi yoksa aksi yönde mi bir değişimin gerçekleştiğini tutarlı bir biçimde görebilmelerine yardımcı olmayı hedefliyor.

Obezite oranlarının giderek arttığı bir dünyada, bu bozukluk; kötü sağlık, düşük yaşam kalitesi ve çeşitli büyük hastalıkların başlangıcı ve ciddiyetindeki artış ile bağlantılıdır. Kilo alımının fark edilmemesi, sorunun fark edilmesini geciktirir, böylece bireyler ve toplumlar için sağlık sorunlarının ortaya çıkma olasılığı da artar.

Kaynak ve İleri Okuma:

Kategoriler
Beslenme Makaleler

Coca-Cola’ya adını veren bitki

Tahmini okuma süresi: 3 dakika

Coca ColaImage copyrightİSTOCK

Batı Afrika’da yüzyıllardır bilinen kola çekirdeği 100 yıldan fazla bir zaman önce Avrupa ve ABD’ye gelince dünyanın en büyük markalarından birini doğurdu.

Coca-Cola’nın bir zamanlar tüketicide bağımlılık yaratan bir malzeme, kokain kullandığını duymuş olabilirsiniz. İçeceğin adındaki “coca”, Atlantalı kimyager John Pemberton’un koka yaprağından çıkardığı özü şeker şurubuyla karıştırarak elde ettiği ürünü ifade eder.

19. yüzyılın sonlarında, koka yaprağı özü şarapla karıştırılıp içilirdi. Pemberton’un elde ettiği karışım ise o zamanlar uygulanan alkollü içki yasağını delmenin yollarından biriydi. Fakat ismin diğer yarısı daha az kötü üne sahip, ama tuhaf bir tesiri olan kola çekirdeğini ifade ediyordu.

Kola çekirdeğinin 5 cm büyüklüğünde yeşil bir kabuğu vardır. İçindeki çekirdek kestaneye benzer beyaz veya kırmızı renklidir. Kola çekirdeği Batı Afrika’da yetişir. Yerliler onu uyarıcı özelliğinden dolayı çiğnerler. Çünkü çekirdek kafein ve teobromin maddeleri içerir. Bunlar çay, kahve ve çikolatada da olan maddelerdir. Kola çekirdeğinde ayrıca şeker ve kolanin de vardır ve bunlar kalp uyarıcısı olarak bilinir.

kola çekirdeğiImage copyrightİSTOCK
Image captionBatı Afrika’da yetişen kola çekirdeği değerli olduğu için tüccarlar tarafından yüzlerce km taşınırdı.

Kola Batı Afrika’da yüzyıllardır yetişen bir bitki. Tarihçi Paul Lovejoy kola ağaçlarının mezarlıklara ve erginliğe ulaşmanın işareti olarak dikildiğini anlatıyor.

Çekirdeklerin nemli kalması gerekirken ve ulaşımı bu nedenle zor olduğu halde tüccarlar ormandan ve savanadan yüzlerce mil uzaklara taşımıştır. 1581’de batı Sahil kuşağında Songhay İmparatorluğu kralı, Timbuktu’da yapılan camiye hediye olarak altın, deniz kabuğu ve kola çekirdeği göndermişti.

Avrupalılar 1500’lere gelinceye dek bu bitkiden haberdar değildi. Portekiz gemileri bu tarihlerde Sierra Leone sahillerine geldiğinde başka ürünlerin yanı sıra kola çekirdeği ticaretine de el atmıştı. 1620’lerde İngiliz kâşif Richard Jobson Gambia’ya vardığında bu çekirdek onun için yeni bir üründü. İngiltere’ye götürmek istemiş, ama çekirdekler yolda çürümüştü.

kola çekirdeğiImage copyrightİSTOCK
Image captionBatı Afrikalılar kola çekirdeğini eskiden beri biliyor ve uyarıcı olarak kullanıyordu.

19. yüzyıla gelindiğinde ise kola çekirdekleri gemilerle Avrupa’ya ve Amerika’ya akıyordu artık. Çoğu kuvvet verici tonik ve şurup yapımında kullanılıyordu. Burroughs Wellcome şirketi, “kola çekirdeği ve koka yaprağı karışımı” ile hazırladığı ürünleri “fiziksel yorgunluk ve ruhsal sıkıntılara karşı” enerji hapları olarak pazarlıyordu.

Fransızların koka özü ve kırmızı şarap karışımından yaptığı Vin Mariani adlı içecek ise oldukça tutmuştu. 1863’te bir Fransız kimyagerin hazırladığı bu karışım Papa 13. Leo’nun yanı sıra Kraliçe Victoria, Thomas Edison ve ünlü İskoç yazar Arthur Conan Doyle’un da gözde içecekleri arasındaydı.

Fakat o sıralar benzer malzemeler kullanılarak farklı içecekler üretmek yaygındı. Amerikalı kimyager Pemberton’ın hazırladığı karışım da bunlardan biriydi. İçeceklerde kokain kullanımı giderek gözden düşünce, “kola” olarak da anılan kola özlü sodalar yaygınlaşmıştı.

Coca ColaImage copyrightİSTOCK
Image captionCoca Cola bugün dünyanın üçüncü en büyük markası olarak biliniyor.

Coca-Cola ilk çıktığında Atlanta’da satışlar çok azdı. Bu içecek popülerlik kazandıktan sonra, ulaşımı kolaylaştırmak için şirket şişeleme hakkını sattı. Bugün Coca-Cola’nın günlük satışı 1,9 milyar adet.

Coca-Cola öyle benimsenmişti ki 1985’te satışları artırmak için tadını değiştirme girişimleri geri tepti.

Coca-Cola’nın tarifi hala gizli tutuluyor. Fakat artık kola çekirdeği özü içermediği, onun yerine yapay tatlar kullanıldığı söyleniyor.

Gerçek kola çekirdeğinin tadı acıdır. Bu tadı örtmek için portakal çiçeği, portakal esansı, karamel ve vanilya gibi karışımlar kullanılır. Fakat koladaki kafein etkisi hemen hissedilir. Batı Afrika’dan Atlanta’ya ve bütün dünyaya bu çekirdeğin yayılması da bundan dolayı olmalı.

Kaynak:

  • BBC
  • Paul E. Lovejoy Kola in the History of West Africa (La kola dans l’histoire de l’Afrique occidentale) Cahiers d’Études Africaines Vol. 20, Cahier 77/78 (1980), pp. 97-134
Kategoriler
Beslenme Makaleler

Bilimciler Kas Geliştirici Ürün Kullanımı İle Testis Kanseri Arasında Bağ Olduğunu Buldular

Tahmini okuma süresi: 2 dakikaBilimciler Kas Geliştirici Ürün Kullanımı İle Testis Kanseri Arasında Bağ Olduğunu Buldular

British Journal of Cancer ‘da yayımlanan yeni bir araştırmaya göre; vücut geliştirici supleman (ek, ilave) –örneğin kreatin ya da androstenedion– kullanan erkeklerin kullanmayanlara kıyasla %177 gibi büyük bir risk oranında testis kanseri geliştirme riskleri söz konusu. Ve erken yaşta kullanmaya başladıysanız bu risk daha da büyüyor.

Araştırma sonuçları; toplumdaki testis kanseri oranının 70’lerden bugüne giderek hızlı bir artış (1.5 kattan daha fazla) göstermesinin supleman tüketiminin artışına bağlı olarak neden arttığını anlamamıza da yardımcı oluyor.

Amerika’daki Brown University’den epistemolog ve çalışmanın öncülerinden Tongzhang Zheng; testis kanser ile supleman arasındaki ilişkinin oldukça güçlü olduğunu ve eğer erken yaşlarda kullanıma başlandıysa bu riskin daha da yüksek olduğunu söylüyor.

Araştırma; testis kanseri ile vücut geliştirme suplemanları arasındaki ilişki üzerine yapılan ilk çalışma olma özelliğinde, fakat daha önce yapılan; androtenetion gibi vücut geliştirme suplemanlarının testislere zarar verdiğini ortaya çıkar araştırmalardan da ilham almış bir çalışma.

Araştırma ekibi; Amerika’daki 356’sı testis kanseri, 513’ü sağlıklı olmak üzere 900 erkeğinyaşam biçimlerine yönelik detaylı bir görüşme yaptılar. Çalışmanın katılımcılarına ne sıklıkla supleman kullandıkları ve bunun yanı sıra diğer risk faktörleri olan sigara, alkol, spor yapma durumu, yaşanan sakatlıklar ve aile geçmişi hakkında sorular soruldu.

Bütün bu faktörlerin göz önüne alınmasının ardından, ekip; kas geliştirici ilaveler (supleman) kullanan erkeklerin kullanmayanlara kıyasla ortalama %65 gibi büyük bir oranda testis kanseri geliştirme riskine sahip oldukları sonucuna ulaştılar. Ve bu risk, kullanılan supleman türü arttıkça da %177 oranına çıkıyor. Ve eğer ki 25 yaşından önce ya da 3 yıldan fazla bir süre boyunca kullanan erkeklerde testis kanserinin birden ortaya çıktığı sonucuna ulaşıldı.

Elbette ki aradaki korelasyon için direkt olarak bir “neden”dir diyemeyiz, tam olarak neler olduğunu anlamak için daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyacımız var. Ancak araştırmacıların elinde bu kez somut bir veri var ve en iyi kısmı da bu. Eğer aradaki bağ tam anlamıyla doğrulanırsa, erkeklerdeki testis kanseri riskini düşürmek kolaylaşacak.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Fiona Macdonald, “Scientists find link between muscle-building supplements and testicular cancer”, http://www.sciencealert.com/uh-oh-scientists-find-link-between-muscle-building-supplements-and-testicular-cancer
  • N Li, R Hauser, T Holford, Y Zhu, Y Zhang, B A Bassig, S Honig, C Chen, P Boyle, M Dai, S M Schwartz, P Morey, H Sayward, Z Hu, H Shen, P Gomery and T Zheng Muscle-building supplement use and increased risk of testicular germ cell cancer in men from Connecticut and Massachusetts British Journal of Cancer (2015) 112, 1247–1250. doi:10.1038/bjc.2015.26 www.bjcancer.com Published online 31 March 2015
Kategoriler
Beslenme Klinik tıp Makaleler Neurology

Midye Zehirlenmesi (Mussel Poisoning)

Tahmini okuma süresi: 2 dakikaÖzellikle Türkiye’de yoğun bir şekilde tüketilen midyeler ve benzeri su ürünleri, kimi zaman ölümcül hastalıklara, daha doğrusu zehirlenmelere yol açabiliyor. Özellikle midye içerisine bulaşmış olabilecek dinoflagellalar ve bakteriler, midye içerisinde çeşitli kimyasallar üreterek, midyenin insan için ölümcül bir hale gelmesine sebep olabiliyorlar. Hatta 2009 yılında yapılan bir araştırma, spesifik olarak Azadinium spinosum isimli ufak alglerin yaygın olarak görülen midye zehirlenmesinden sorumlu olduğunu tespit etmiştir.

Buna rağmen, bugüne kadar tanımlanan çok çeşitli midye (ve su ürünü) zehirlenmesi mevcut. Ancak hemen hepsinde karşılaşılan kimyasallar, “nörotoksin” dediğimiz sinir dokusunu harap eden kimyasallar şeklindedir. Dolayısıyla çok ciddi tehlikeleri bulunabilmektedir.

Midyelerde rastladığımız en kritik nörotoksinler domoik asit, ciguatoksin, histamin, azasparikasit gibi kimyasallardır. Dolayısıyla bu kimyasalların aşırı miktarda vücuda alınması, çok kritik etkiler doğurabilir.

İnsanlar için bu durumun tehlikesi, midyelerle beslenen balıkların vücudunda bu nörotoksinlerin birikmesi, daha sonra daha büyük balıkların da bu küçük balıkları yiyerek giderek bu toksini depolamasıdır. En son tüketici olan insan ise, tek bir balıktan ciddi miktarda nörotoksin alabilir ve anında, ciddi sorunlarla baş etmek zorunda kalabilir. Kimi zamansa sadece tek bir midyede biriken nörotoksinler bile ciddi hasarlara yol açabilmektedir.

Nörotoksinler, basitçe, sinirlerin kimyasal işlevlerini bozarak onları tahrip eden kimyasallardır. Bu kimyasalların vücuttan uzaklaştırılamaması durumunda sinir dokusu bozulmaya başlayacaktır.

Eğer su ürünleri tükettikten sonra aşağıdaki belirtileri gösteriyorsanız, büyük ihtimalle zehirlenme ile karşı karşıyasınız demektir:

– Karın Krampları
– İshal
– Kusma
– Mide Bulantısı

Bunlar ilkin semptomlar. Eğer bu sırada müdahale edilmezse, nörotoksinler sinir dokusunu tahrip etmeye başlıyorlar ve başka belirtiler gözüküyor:

– Dişler sanki gevşemiş de düşeceklermiş gibi hissiyat
– Sıcak ile soğuğu birbirine karıştırma (buza değildiğinde yanma hissi gibi)
– Baş ağrısı
– Düşük kalp ritmi ve düşük kan basıncı
– Ağızda metalik tatlanma

Ayrıca bazı tip nörotoksinler bazı ani etkilere de yol açabilirler:

– Nefes darlığı
– Aşırı kırmızı yüz ve vücut
– Kaşınma ve kızarıklıklar

Bazı tip midyelerin zehirlerinde ise farklı semptomlar baş gösterebilir. Bu nörotoksinler yaklaşık 30 dakika içerisinde kendisini gösterirler. Şöyle ki:

– Hissizlik ve uyuşma
– Baş dönmesi
– Baş ağrısı
– Geçici felç (bacaklar ve kollarda)
– Kusma, mide bulantısı, ishal

Kısaca midye (ve aslında herhangi bir su ürünü) tükettikten sonra bunlardan bazılarını hissediyorsanız MUTLAKA doktorunuza başvurunuz. Aksi takdirde, zehrin vücuda tamamen yayılması sonrası öncelikle kalıcı felç, sonrasında ise beyin hasarı sonucu zihinsel problemler ve hatta ölüm baş gösterebilir.

Ayrıca ufak bir tavsiye olarak, özellikle midye tüketiminde aşırıya kaçılmamasını (belki az miktarda toksin vücuttan atılabilir; ancak o partide çok sayıda hastalıklı midye varsa, hepsinin tüketimi ölümcül olacaktır) ve sadece güvendiğiniz yerlerden midye tüketmenizi söyleyebiliriz.

Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)

 

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  1. Mayo Clinic
  2. University of Maryland
  3. The Guardian
  4. ScienceDaily
  5. National Health Institute
  6. How Stuff Works
  7. E-Medicine
  8. Urban Tillmann, Malte Elbraumlchter, Bernd Krock, Uwe John, Allan Cembella. Azadinium spinosum gen. et sp. nov. (Dinophyceae) identified as a primary producer of azaspiracid toxins. European Journal of Phycology, 2009; 44 (1): 63 DOI:10.1080/09670260802578534
  9. Craig SA. Gastroenteritis. In: Marx JA, Hockberger RS, Walls RM, et al., eds. Rosen’s Emergency Medicine: Concepts and Clinical Practice. 8th ed. Philadelphia, PA: Elsevier Saunders; 2014:chap 94.
  10.  

    Goldfrank LR, ed. Goldfrank’s Toxicologic Emergencies. 9th ed. New York, NY: McGraw-Hill; 2011.

Kategoriler
Beslenme Makaleler Neurology

Kontrollü Miktarlarda Alkol İçmek Beyin Hücrelerini Öldürür Mü?

Tahmini okuma süresi: 3 dakika

Mit: “Alkol içip durma, her seferinde beyin hücrelerini öldürüyorsun, yazık değil mi?”

 
Gerçek: Bildiğimiz anlamıyla “alkollü içecek” tüketimi ile beyin hücrelerinin ölmesi arasında doğrudan bir ilişki kurabilen hiçbir araştırma bulunmamaktadır. Alkolün aşırı dozlarda tüketildiğinde zararlı olduğu, kontrollü tüketimi halinde genellikle yararlı olduğu kadar net bilinen bir gerçektir. Ancak aşırı alkol tüketiminin beyin hücrelerinin ölümüyle ilişkilendirilmesi mümkün değildir. Saf alkol, birçok hücre gibi beyin hücrelerini de öldürür ve bu yüzden dezenfektan olarak kullanılır; ancak eğer ki saf alkol tüketmiyorsanız (ki genelde kimse tüketmez), böyle bir sorunla karşılaşmazsınız. Ancak yapılan araştırmalar göstermiştik ki, “alkollü içecekler” içerisinde bulunan alkol yüzdesi göz önüne alınırsa, bir bireyin kendisini öldürmeden önce beyin hücrelerine doğrudan zarar verebilecek miktarda alkol alması olanaksızdır. Dolayısıyla bu miti doğru kılacak kadar alkol tükettiğinizde, zaten ölmüş olacaksınızdır.
Bilgi-1: Alkollü içecek tüketiminin beyin hücrelerine zarar veremeyeceğini ilk defa ispatlayan kişi 1993 senesinde yaptığı araştırma ile Grethe Jensen olmuştur. Sürekli ve yoğun olarak alkol tüketimi yapan bağımlılar ile alkolü hiç tüketmeyen kişilerin beyinlerindeki nöronların sayıp eşlediklerinde, gerek sinir hücresi yoğunluğu, gerekse de genel sayı bakımından arada hiçbir fark tespit edilememiştir. Sonrasında yapılan birçok diğer araştırma da, bu sonuçları doğrulamıştır. Dolayısıyla alkol bağımlılarında görülen ölümcül sorunların hiçbiri, beyin hücrelerinin ölmesi ile alakalı değildir.
Bilgi-2: Alkol tüketiminin kontrollü miktarda ve düzenli olarak yapılması durumunda yaşlılığa bağlı zihinsel bozulmaların önüne geçtiği görülmüştür. Bunlardan en tipik olanı, İtalya’da yapılan bir çalışmada 65 yaş üzeri insanlardan ömrü boyunca hiç alkol tüketmemiş olanların %29’unda zihinsel bozulmalara rastlanmıştır. Öte yandan, aynı yaş grubunda olup da düzenli olarak ve kontrollü miktarlarda alkol tüketenlerde görülen zihinsel bozulma oranı %19 civarında kalmıştır. Bu ve bunun gibi araştırmalar, kontrollü ve düzenli alkol tüketiminin sağlığa faydalı olabileceğini göstermektedir. Ancak “kontrollü ve düzenli”nin tanımının bireysel olarak düzgün yapılması çok önemlidir ve genellikle günde 1 kadeh şarap ya da haftada 3 şişe bira gibi, sanıldığından daha seyrek miktarlara denk gelmektedir.
Bilgi-3: Öte yandan, alkol tüketiminin miktarı ve düzeninin kontrol edilememesi durumunda doğabilecek zararları saymakla bitmez. Örneğin, her ne kadar alkol tüketimi beyin hücrelerini öldürmüyorsa da, bu hücrelerin birbiriyle iletişim kurmalarını önleyebilmektedir. Bu da, nöronların dendrit denen sinyal alıcı uçlarının zamanla zarar görmesine ve iletimde sıkıntılar yaşamasına neden olabilmektedir. Muhtemelen alkolün beyin hücrelerini “öldürdüğüne” dair mit, bu bozulmalara dayanan araştırmalardan doğmaktadır. Beynimizde bulunan 100 milyar civarındaki sinir hücresi (ki bunların %10 civarı gliya hücresi denen destek hücreleridir), alkolün bu sorunlu etkilerini kısmen de olsa maskeleyebilecek yapıdadır. Yapılan araştırmalar, en ileri düzeyi alkol bağımlılarında bile alkolün bırakılmasından sonra dendritlerin iyileştiği ve eski kapasitelerine geri dönebildikleri gösterilmiştir. Dolayısıyla bağımlılık seviyesine çıkılmadığı müddetçe, beyne alkolle zarar verilmesi oldukça güçtür.
Bilgi-4: Yine bağımlılık düzeyine çıkıldığında görülen sorunlardan biri, Wernicke-Korsakoff Sendromu adı verilen ve kafa karışıklığı, koordinasyon sorunları, halüsinasyonlar, hafıza problemleri, göz sorunları ve hatta koma veya ölümle sonuçlanabilecek sorunlarla karakterize edilen bir sendromdur. Bu sendrom sırasında alkolün aşırı miktarlarda ve çok uzun süreler boyunca tüketilmesi dolayısıyla B1 Vitamini (tiyamin) eksikliği oluşur. Gerçekten de, alkoliklerin %80’inin B1 Vitamini eksikliği sorunu yaşadıkları bilinmektedir. Alkol, vücudun tiyamini emmesini zorlaştırır. B1 Vitamini’nin eksilmesi, sinir hücrelerinin ölmesine neden olabilir. Bu da, mitin doğmasındaki temel kaynaklardan birisidir. Ancak dikkat edilebileceği üzere, bu sorun alkol tüketiminden değil, alkol bağımlılığına bağlı olarak gelişen tiyamin eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Üstelik yapılan diyet araştırmaları, çoğu alkoliğin tiyamin eksikliğinin alkolün emilimi azaltmasından ziyade, aynı zamanda alkoliklerin diyetlerinin de bozuk olmasından kaynaklandığını göstermektedir. Dolayısıyla günlük ve sıradan tüketim için beyin hücrelerinin ölümüyle alkolü ilişkilendirmek bu açıdan da mümkün değildir.
Bilgi-5: Mitin temel aldığı gerçeklerden bir diğeri de, aşırı ve uzun süreli alkol tüketiminin beyin hücrelerini öldürmese bile, yeni beyin hücrelerinin oluşumunu engellemesidir. Ancak yapılan hayvan deneylerinde, alkol bağımlılığının kaldırılması ve alkol tüketiminin durdurulması sonucunda beynin daha önceden alkol sebebiyle üretemediği hücreleri de üretecek kadar fazladan çalıştığı görülmüştür. Tabii ki, eğer ki beyninizin bunu sağlayabileceği kadar süre tanımazsanız ve abartılı süreler boyunca alkol tüketirseniz, böyle bir iyileşme görülemeyecektir.
Uyarı ve Bilgi-6: Burada söz konusu olan alkol bağımlılığı değil, sıradan ve kontrollü alkol tüketimidir. Alkol bağımlılığını savunabileceğimiz veya sağlık için zararlarını göz ardı edebilmemizi sağlayan hiçbir araştırma bulunmamaktadır. Alkol bağımlılığı her haliyle kötü ve derhal aşılması gereken bir durumdur. Üstelik alkol bağımlılığı, her zaman “İstemesem içmem.” seviyesinde kendini göstermeyebilir. Eğer ki böyle düşünüyorsanız, ancak yine de her gün ve çok miktarda alkol tüketiyorsanız, farkında olmadan çoktan bağımlı hale gelmiş olabilirsiniz. Benzer şekilde, alkol bağımlılığında illa kişinin sarhoş olması gerekmez; kimi zaman ayık kalabilecek kadar içenlerde de alkol bağımlılığının çoktan geliştiği durumlar görülebilir. Dolayısıyla eğer ki eş-dost görüşmelerinde “sosyal içici” olarak bilinen şekilde tüketmiyorsanız ve her gün, düzenli olarak ve “günde 1 kadeh veya haftada 3 şişe” seviyesinin ötesine geçiyorsanız, alkol bağımlılığı sorununuz olabilir. Hatta bu seviyenin altında bile kimi zaman bağımlılığın geliştiği görülebilir. Dolayısıyla böyle bir sorundan şüpheleniyorsanız, en kısa sürede bu sorunun üzerine eğilmenizi tavsiye ederiz.
Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)
 

Kaynaklar ve İleri Okuma: 

  1. National Institute on Alcohol Abuse and Alcoholism
  2. The State University of New York
  3. NY Times
  4. How Stuff Works
  5. Medline
  6. Gizmodo
Kategoriler
Beslenme Biyoloji Makaleler

Tamamen Vegan Olmak Çevreye Sanıldığı Kadar Faydalı Değil!

Tahmini okuma süresi: 4 dakika

Vejateryenlik ve veganizm, özünde insanlığın besin açısından sürdürülebilirliğini arttırmak konusunda gerçekten de avantajlı olabilecek yaklaşımlardır. Ancak istisnasız olarak herkesin vegan olup hiçbir şekilde hayvan veya hayvan ürünü tüketmediği bir dünyanın pratikliği son derece tartışmalıdır. Dahası, bu yaklaşımın uzun vadede sürdürülebilirliği arttırabileceği konusunda da ciddi şüpheler bulunmaktadır. Yeni yapılan bir araştırma, “etik beslenme” olduğu iddia edilen veganizmin ahlaki temellerinin bir miktar da olsa değişmek zorunda olduğunu gösteriyor. Zira yapılan incelemeye göre %100 vegan bir Dünya, düzgünce dağıtılmış omnivor (hem etçil, hem otçul) bir diyet örüntüsüne göre daha az sürdürülebilir.
Biyofiziksel simülasyon modellerini kullanarak küresel ölçekte 10 farklı beslenme örüntüsünü analiz eden bilim insanları, daha az hayvan tüketerek tarım alanlarını daha verimli kullanabileceğimizi ve daha fazla insanı doyurabileceğimizi doğrulasa da, hayvancılığı ortadan tamamen kaldırmanın tarım alanlarının sürdürülebilirliğini maksimize etmek açısından faydalı olmadığını gösteriyor. Antroposen Dönem araştırmalarına odaklanan Elementadergisinde yayınlanan araştırmada vegan diyet; 4 ayrı omnivor (hepçil) diyet; biri mandıra ürünlerini içeren, biri mandıra ve yumurta tüketimini içeren 2 vejetaryen diyet; 1 düşük yağ ve şeker tüketen diyet ve 1 de Amerikan diyeti analiz ediliyor.
Araştırmacılar, bu modellemeler sonucunda vegan diyetin, hem her iki vejetaryen diyetten, hem de 4 omnivor diyetten daha az sayıda insanı küresel olarak doyurabileceğini ortaya koymayı başardılar. Anlayacağınız işin özü şu: Hayvan-temelli ürünleri tamamen terk etmek, insanlığın uzun vadeli sürdürülebilirliği için en iyi çözüm değil!
Bu, elbette ki tamamen etçil bir diyete sarılmak için yeterli bir argüman değil. Araştırmanın ortaya koyduğu gerçek, otlara daha fazla ağırlık verirken bir köşede de bir miktar et tüketmenin hem gezegen, hem de insanlık için daha iyi olduğudur. Çünkü günümüzde insan diyeti aşırı miktarda et tüketimine dayanıyor. Dolayısıyla bu gidişattan otlar yönünde yapılacak her sapma, türümüzün sürdürülebilirliğine önemli katkılar sunacaktır. Ta ki etlerden %100 uzaklaşıp, tamamen ot-temelli (vegan, otçul, herbivor) bir diyete geçmeye karar verene kadar! Böylesine uç bir noktaya varmak da, sürdürülebilirlik açısından pek faydalı değil. Bunun yerine daha ortalama bir diyeti tutturmaya çalışmak herkes için daha başarılı ve sürdürülebilir gibi gözüküyor.
Örneğin, ortalama bir Amerikalının şu andaki diyetinin sürdürülebilmesi için 2.5 akreden (yaklaşık 10.000 metrekareden) fazla alan gerekiyor. Ortalama bir Türk’ün şu anki diyeti içinse kabaca 3.000 metrekare alana ihtiyaç var. Eğer ki diyetinize daha az et, daha fazla ot katarsanız bu alan ciddi anlamda düşmektedir. Örneğin, bu araştırmada incelenen 4 vejetaryen diyetten 3’ü 0.5 akreden (2000 metrekareden) daha az alana ihtiyaç duymaktadır. Bu da, Dünya’nın sınırlı olan alanının daha fazla kişiyi doyurmak için kullanılabileceği anlamına gelmektedir.
Peki bu durumda neden çılgınlar gibi veganizme sarılmayalım ki?
Çünkü bu sayıları küresel popülasyona uyarladığımızda, vegan diyet gezegenimizin bize sunduğu alanları fazlasıyla ziyan etmektedir. Yani Dünya üzerinde hayvancılık yapılan her alan aynı zamanda tarımcılık için de uygun değildir. Örneğin otlama alanları çoğu zaman zirai ürün yetiştirmek için iyi değildir; ancak inek gibi hayvanların beslenmesi için harikadır. Benzer şekilde, kalımlı (çok yıllık) zirai alanlar yıl boyu yaşayabilen bitkileri barındırır ve bu bitkiler ölmeden önce birkaç defa hasat edilebilirler. Böylece bunlardan elde edilen tahıl ve saman besi hayvanlarını bolca besleyebilmektedir. Neredeyse istisnasız olarak sebze, meyve ve tohumların bulunduğu alanlarsa kültür alanları olarak bilinmektedir ve bu alanlar yalnızca bitkilerin yetiştirilmesi için uygundur. Dolayısıyla, eğer ki %100 vegan bir diyete geçersek, aksi takdirde kullanabileceğimiz hayvancılık alanlarını çöpe atmış olmaktayız. Bu da, potansiyelimizin altında sayıda insanı doyurabilmemiz anlamına gelmektedir.
Yapılan araştırmada, et tüketimine en fazla ağırlık veren ilk 5 diyet, aynı zamanda tarım ve otlama alanlarının neredeyse tamamını kullanmamızı gerektirmektedir. Eti en az kullanan (veya hiç kullanmayan) 5 diyetse, otlama, kalımlı ve kültür alanlarını değişken miktarlarda kullanmaktadır. Ancak bunlar arasında vegan diyet diğerlerinden farklıdır; çünkü bu diyetin küresel olarak benimsenmesi, yıllık alanların hiç kullanılmamasını gerektirmektedir – bu da, gezegenimizin bize sunduğu alanların çok önemli bir bölümünün kullanışsız hale getirilmesi anlamına gelmektedir.
Araştırma sonucunda, farklı diyetlerin küresel olarak benimsenmesinin farklı sayıda insanı besleyebildiği sonucuna varıldığını söylemiştik. Bunları sıralayacak olursak:
• Mandıra Ürünleri + Vejetaryenlik: 807 milyon insanı besleyebilmektedir.
• Yumurta + Mandıra Ürünleri + Vejetaryenlik: 787 milyon insanı besleyebilmektedir.
• %20 Etçil, %80 Otçul Diyet: 769 milyon insanı besleyebilmektedir.
• %40 Etçil, %60 Otçul Diyet: 752 milyon insanı besleyebilmektedir.
• Vegan Diyet: 735 milyon insanı besleyebilmektedir.
• %60 Etçil, %40 Otçul Diyet: 669 milyon insanı besleyebilmektedir.
• %80 Etçil, %20 Otçul Diyet: 548 milyon insanı besleyebilmektedir.
• %100 Etçil Diyet: 467 milyon insanı besleyebilmektedir.
• Düşük Et ve Şeker Diyeti: 421 milyon insanı besleyebilmektedir.
• Şu Andaki Yaygın Diyet: 402 milyon insanı besleyebilmektedir.
Tabii ki tek bir araştırmadan yola çıkarak sürdürülebilirliği maksimize etmek için insanların ne yemeleri gerektiği kararını almak doğru olmayacaktır. Zaten biz, Evrim Ağacı olarak, insanların birbirlerinin diyetlerine onların isteği olmaksızın müdahale etme çabalarına her zaman karşı çıktığımızı her fırsatta dile getirdik. Çünkü sağlık ve sürdürülebilirlik son derece karmaşık, son derece çok yönlü konulardır ve sadece diyete indirgenmeleri imkansızdır. Bugüne kadar ekonomistler, biyologlar, beslenme bilimciler ve çevre bilimciler sağlık ve sürdürülebilirliğin maksimizasyonuna nihai bir yanıt vermek için çok uğraşmışlardır; ancak başarabilen olmamıştır. Bunun en önemli sebebi, insanların vücutlarının besinler ile etkileşiminin birbirinden çok farklı olmasıdır. Benzer şekilde, sadece diyet değişikliği yaparak Dünya’nın sürdürülebilirlik sorununun uzun vadede çözülebileceğini iddia etmek de mantık dışıdır.
Lakin unutmamak gerekiyor ki veganizm ya da vejetaryenlik sadece diyetle ilgili bir konu da değildir. İşin felsefe boyutu da bulunmaktadır. Veganların önemli bir bölümünün bu beslenme tercihini yapma ve hayvan ürünlerinden kaçınma sebebi Dünya’nın sürdürülebilirliğine katkı sağlamak değil, hayvanların öldürülmesi ve besin olarak tüketilmesinin ahlaki olarak yanlış olduğuna inanmalarıdır.
Dolayısıyla insanlığın hangi besinleri neden tercih ettiğine odaklanarak insan tercihleri arkasındaki karmaşık örüntüleri anlamak, birbirimizin boğazından ne geçtiğini denetlemekten daha faydalı sonuçlar verebilecektir. Benzer şekilde, gezegenimizin problemlerini tek bir soruna indirgemeye çalışmak yerine, onları çok boyutlu olarak inceleyip daha iyi anlamaya çalışmak uzun vadede türümüz ve gezegeni paylaştığımız tüm canlılar için çok daha sağlıklı gözükmektedir. Yazımızı, makale yazarlarının özetinin kapanış cümlesiyle bitirelim:
“Popülasyon düzeyindeki diyet değişiklikleri gelecekteki besin ihtiyaçlarımıza köklü miktarda katkı sağlayabilir; ancak süregelmekte olan tarım araştırmaları ve sürdürülebilir yönetim uygulamalarının yeterli üretim seviyelerini garanti etmek için halen devam ettirilmesi gerektiği görülmektedir.”
Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Elementa
  2. Quartz
  3. Christian J. Peters, Jamie Picardy Amelia F. Darrouzet-Nardi Jennifer L. Wilkins Timothy S. Griffin Gary W. Fick Carrying capacity of U.S. agricultural land: Ten diet scenarios Elementa DOI 10.12952/journal.elementa.000116
Kategoriler
Beslenme Makaleler Neurology

Aşırı kilo ‘beyni yaşlandırıyor’

Tahmini okuma süresi: < 1 dakika

BeyinImage copyrightDR LİSA RONAN
Image captionBeyinde ak madde zamanla azalıyor

Bir araştırmaya göre aşırı kilolu insanların beyinleri, zayıf akranlarına göre 10 yıl daha yaşlı görünüyor.

İnsan beyni, bilgiyi ileten kısım olan ak maddeyi zamanla, yani yaşlandıkça doğal olarak kaybediyor.

Cambridge Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma ise aşırı kilonun bu kaybı hızlandırdığını ortaya koydu.

Bir diğer deyişle 50 yaşındaki kilolu bir insan, 60 yaşındaki zayıf bir insanla aynı beyin yapısına sahip oluyor.

Orta yaşta daha belirgin

Cambridge Yaşlanma ve Nörobilim Merkezi’nde yapılan araştırmada 20-87 yaşlarındaki 473 kişi incelendi.

Kilonun beyindeki ak madde oranını ancak orta yaştan itibaren etkilediği görüldü.

Fakat bu farklılığın beynin işlevlerine nasıl yansıdığı henüz anlaşılamadı: Araştırmaya katılan kilolu ve zayıf gruplarda bilgi ve kavrayış açısından fark görülmedi.

Araştırmacılar şimdi kilonun örneğin demans gelişimini etkileyip etkilemediğini görmek için çalışmalarını sürdürmek istiyor.

Ekibin lideri Dr Lisa Ronan, kilonun mu beyni yoksa beynin mi kiloyu etkilediğini de henüz bilmediklerini söyledi.

Çalışmaya katılan bir diğer isim olan Profesör Sadal Farooqi ise kilo kaybı durumunda beyinde kaybolan ak maddenin yeniden oluşup oluşmadığını da ortaya çıkarmak istediklerini belirtiyor.

Kaynak:

  • BBC
  • Lisa Ronan, Aaron F. Alexander-Bloch, Konrad Wagstyl, Sadaf Farooqi, Carol Brayne, Lorraine K. Tyler, Cam-CANe, Paul C. Fletcher Obesity associated with increased brain-age from mid-life Journal Neurobiology of Aging DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neurobiolaging.2016.07.010