Bazı Dil Kuralları Beynimize İşlenmiş Durumda!

İşte size bir test: Zıt anlamlı yabancı sözcükler olan tobi ve kekere sözcüklerinin anlamını, Google’da aratmadan, tahmin etmeye çalışın. İki sözcük de, kökleri Eski Taş Devri’ne uzanan ve Batı Afrika’da halen yaygın bir şekilde konuşulan Yoruba dilindedir. Bu sözcükler, Türkçedeki zıt anlamlı büyük ve küçük sözcüklerinin karşılığıdır. Şimdi tahmin edin bakalım: Hangisi hangisinin karşılığıdır?
Çoğumuz aynı cevabı verecektir. Aslında testi diğer yabancı dillerdeki şekiller, ses şiddeti, hatta ışık parlaklığı ile ilgili zıt anlamlı sözcükler için tekrarlarsak yarısından fazlasında aynı cevapları veririz. Bu eğilim, var olmayan sözcükler için bile geçerlidir. Çok bilinen bir dil testinde deneklerin çoğu, aslında hiçbir anlamı olmayan baluma sözcüğünün yuvarlak şekilleri, yine anlamı olmayan takete sözcüğünün de köşeli şekilleri tanımladığını söyledi. Aslında düşünürseniz siz debaluma sözcüğünde tabiatı gereği bir yuvarlaklık, takete sözcüğünde de tabiatı gereği bir keskinlik ve sivrilik bulabilirsiniz. Benzer şekilde, yukarıda bahsedilen Yorubaca örneğinde de tobi sözcüğü büyük nesneler için uygun bir sözcük seçimi gibi görünürken kekere de küçük varlıklara daha çok uymaktadır. Diğer bir deyişle boyutlar, sözcüklerin söylenişinde (seslerinde) kodlanmış gibidir.
Kullandığımız dillerde, taşıdıkları anlamı çağrıştıracak seslere sahip birçok sözcük vardır ve ses-anlam ilişkileri ya da ses sembolizmi, dillerin hepsinde şaşırtıcı şekilde benzerdir. Peki, beynimiz fonetikle (ses bilimiyle) anlamı nasıl ilişkilendirir? New York’taki Rochester Üniversitesi’nden ve İngiltere’deki Sussex Üniversitesi’nden psikologlar, geçenlerde yaptıkları bir araştırmada, sinestezi yaşayan, yani ses gibi bir uyaranla renk, tat veya koku gibi beklenmedik bir algı hisseden kişilerin, anlamını bilmedikleri yabancı sözcükleri anlamlarıyla eşleştirmede daha yetenekli olduklarını kanıtladılar. Psikologların bu çalışmaları, ses sembolizminin kökenine dair ipuçları sunmakta ve daha önce hiç duymadığımız sözcüklerin anlamlarını nasıl sezdiğimizi açıklamaktadır.
Nüfusun yaklaşık %1’inin yaşadığı sinestezi, farklı beyin bölgelerini daha çok sayıda sinir lifi birbirine bağladığında ve böylece ortalamanın üstünde karşılıklı bağlantı yarattığında gözlenir. Sinestetler, yani sinestezi yaşayanlar, duyusal uyaranlar karşısında başka algılar da (bir sözcük duyduklarında renk veya tat, bir ses duyduklarında dokunuş vs.) hissetmeleri dışında normal ve sağlıklı bir yaşam sürerler. Örneğin sözcük ve isimler, 56 yaşındaki İngiliz sinestet James Wannerton’ın ağzında anında belirgin tat hisleri uyandırıyor. Wannerton, istasyon isimlerinin dilinde yarattığı tatlara göre adlandırdığı haliyle Londra Metrosu haritasının kendi versiyonunu oluşturdu. Örneğin King’s Cross istasyonunun ismi onda yumuşak bir meyveli kek tadı uyandırıyor. Wannerton’ın ömrü boyunca yaşadığı bu ad-tat ilişkileri, muhtemelen beynindeki sözcük işleme ve tat merkezlerinin birbirini etkilemesinden kaynaklanıyor.
Ses sembolizmi açısından, sözcüklerin söylenişi (sesi) aklımızda birtakım görüntüler oluşturabilir; (küçük anlamındaki)pequeño, petit veya kleine sözcüklerine karşılık (büyük anlamındaki) grande, grand veya gross sözcüklerini düşünün. Sinesteziye göre daha kesin ve daha az istemsiz olsa da (çünkü doğru tahminleri yapabilmek için ipuçlarına ihtiyacımız var) ses sembolizmi, beynin işitsel ve görsel birçok bölgesinin birbirini karşılıklı etkinleştirdiği bir işlem olarak düşünülebilir.
En son yapılan çalışmada, psikolog Kaitlyn Bankieris ve psikolog Julia Simner, ses sembolizminin sinesteziyle benzer karşılıklı bağlantılardan (beyindeki) kaynaklandığı varsayımını araştırdı. Bilim insanları, ana dili İngilizce olan kontrol denekleri ve harf ve sayılarda renkleri gören (örneğin c harfini sarı, 4 sayısını kırmızı vb.)  yazıbirim-renk sinestetlerini bir araya getirdiler. Deneklerden bir ses kaydını dinlemelerini ve yüzlerce yabancı sözcüğün iki seçenek arasından anlamını tahmin etmelerini istediler. Sözcükler büyük/küçük, parlak/koyu, yukarı/aşağı ve yüksek/alçak ses olmak üzere dört semantik (anlamsal) grubun içerisinden ve on farklı dil dağarcığından (örneğin Guceratçada küçük anlamına gelen jhiinu, Tamilcede parlak anlamına gelen olimikka, Flemenkçede aşağı anlamına gelen neerwaarts gibi) seçilmişti.
Bilim insanları önce, her ne kadar sadece büyük/küçük ve yüksek/alçak ses semantik grubunda da olsa, yabancı sözcüklerin anlamlarını çözmede iki katılımcı grubun önemli ölçüde başarılı olduklarını tespit ettiler. Yukarı/aşağı ve parlak/koyu kategorilerindeki performansları ise ancak şans denebilecek kadardı.
Bu farklılık, bir ölçüde, beynimizin seslerle anlamları nasıl eşleştirdiğini yansıtıyor. Büyük/küçük gibi alanlarda, ses simgesel sözcükler boyut algısını fiziksel olarak ses yolu haline dönüştürür ki bu, ikoniklik terimiyle ifade edilen dilbilimsel bir özelliktir. Örneğin (Fransızcada geniş, iri anlamına gelen) grand dediğimizde ağzımız bahsettiğimiz nesnenin boyutunu taklit eder gibi genişler, oysa petit dediğimizde ses yolu daralır ve söylediğimiz sözcük küçük bir nesne izlenimi oluşturur. Ses simgesel sözcükler, ses şiddetini de benzer şekilde yansıtır, ancak yön ve parlaklığı ifade ederken ikonikliği kullanmaya devam etmek biraz daha zorlaşır. Bir teoride de belirtildiği üzere, bu alanlardaki sözcükler tonlama gibi söyleniş özellikleriyle kodlandığı halde çalışmadaki kayıttan dinletilen sözcükler düz, nötr bir tonla söylendiğinden denekler bu yön ve parlaklık alanlarında bocaladılar.
Sonrasında bilim insanları daha ilginç bir sonuçla karşılaştılar; her iki grup katılımcılarının başarılı olduğu ilk iki sözcük kategorisinde (büyük/küçük ve yüksek/alçak ses kategorisinde (ÇN)) sinestetlerin, bilinmeyen sözcüklerin anlamını tahmin etmede kontrol deneklerini gölgede bıraktıklarını gördüler.
Aslında sinestetler kesinlikle daha geniş sözcük dağarcığına veya daha üstün zekâya sahip değillerdi; İngilizce yeterlilik testinde ancak kontrol denekleri kadar başarılıydılar. Buna karşılık yabancı sözcüklerin ses-anlam ilişkilerini daha iyi kavrayabildikleri için bir avantaja sahip görünüyorlardı. Sinestetlerin işitsel ve görsel duyuları birbirine bağlayıcı bir işlem olan ses sembolizmine çok hassas olmalarının sinestezide görülen bu karşılıklı bağlantılar sonucu ortaya çıktığını varsaymamak elde değil.
Aslında psikolog Romke Rouw, psikolog Vilayanur Ramachandran ve diğerleri sinestezi hastalarında olağandışı karşılıklı bağlantılar olduğunu ortaya çıkarmışlardı. Bilim insanları, difüzyon tensör görüntüleme denen bir yöntemi kullanarak yazıbirim-renk sinestetlerinde sinir liflerinin izlediği yolu takip etmişler ve kulağın hemen üstünde bulunan boru şeklindeki fuziform girus yakınında şaşırtıcı ölçüde yoğun bağlantılar bulmuşlardı. Fuziform girus, yazıbirimleri algılayan ve V4 renk işleme alanının bitişiğinde bulunan bir bölge içerir. Sinestetlerde görülen yoğun bağlantıların, komşu yazıbirim ve renk alanları arasındaki sınırı aşan fiberler olduğu konusunda herkes hemfikir. Bu fazladan bağlantılar, davranışsal bakımdan, harf ve sayıların renkleri tetiklemesi şeklinde algı karışıklığına yol açmaktadır.
Aslında bilim insanları, sinestetlerin beyin kortekslerinin diğer bazı kısımlarında da benzer karşılıklı bağlantıların birleştiği birden çok nokta gözlediler. Gelecekte yapılacak araştırmalar için heyecan verici bir yol da, sinestezi gibi ses sembolizminin de bu karşılıklı bağlantılardan faydalanıp faydalanmadığını bulmaktır.
Ses-anlam haritaları tabii ki sinesteziye özgü değil. Deneyi hatırlayacak olursak, kontrol deneklerinin şans denebilecek bir seviyeyi tutturdukları sözcük kategorilerinde sinestetler bu denekleri geride bırakmışlardı. Bu da gösteriyor ki sinestetler, belki de karşılıklı bağlantıları sayesinde, belli sözcük-anlam ilişkilerini izleyerek seçimlerini yaptılar, ama sinestet olmayanlar da içgüdüsel olarak benzer ilişkileri kurdular. Sadece karşıtlarından daha az yetenekliydiler. Bu durum bizi çok ilginç bir tahmine doğru yönlendiriyor: Sinestetlerde görülen karşılıklı bağlantılar, aslında hepimizde var olan hat karışıklığının uç bir çeşidi olabilir.
Çocuk psikologları ve dilbilimcilerin sağladıkları giderek artan bulgu hazinesi de bu fikri doğrular şekilde gösteriyor ki bebekken hepimiz, aynen sinestetler gibi, beynimizde karşılıklı bağlantılarla hayatımıza başlarız ve zihnimiz ses sembolizmine tüm dillerde eşit ölçüde açıktır. Fakat ana dilimize hâkimiyetimiz arttıkça bu karşılıklı bağlantılar azar azar kaybolur ve büyüdükçe yabancı dillere olan hassasiyetimiz yok olur. Diğer taraftan sinestetlerde, genetik mutasyonların fazlalıkların atılması sürecini engellemesi nedeniyle, karşılıklı bağlantıların erişkinlik dönemine kadar varlıklarını sürdürdükleri varsayılır.
“Çocukluk sinestezisi” denen bu hipotez oldukça etkilidir, çünkü bu hipotez hepimizin bebeklik dönemindeki bu bağlantıların kalıcı izlerini taşıdığımızı ve bu sayede ileri yaşlarımızda benzer ilişkileri kurabildiğimizi ifade eder. Nasıl ki bugün yabancı sözcüklerin anlamını tahmin edebiliyoruz, dilleri türetirken de bu ortak sezgileri benzer şekilde kullanmış olabiliriz. Belki, yeni geliştirilen ve ses simgesel sözcüklerden oluşan bir sözcük dağarcığı, atalarımız tarafından anlaşılabilirdi. Ve belki de böylece bir dilin “ilk sözcükleri” belirlenmiş oldu ve bu sözcükler sonraki nesillere aktarıldı, en sonunda da her türlü yaratıcılığın kullanıldığı yollardan geçilerek geliştirildi.
Görsel 1. Kullandığımız dillerde, taşıdıkları anlamı çağrıştıracak seslere sahip birçok sözcük vardır ve ses-anlam ilişkileri ya da ses sembolizmi, dillerin hepsinde şaşırtıcı şekilde benzerdir. Peki, beynimiz fonetikle (ses bilimiyle) anlamı nasıl ilişkilendirir?
Fotoğraf: JLGutierrez ©iStock.com
Düzenleyen: Osman Öztürk (Evrim Ağacı)

Kaynak:

  • Scientific American
  • Kaitlyn Bankierisa, Julia Simner What is the link between synaesthesia and sound symbolism? Cognition Volume 136, March 2015, Pages 186–195 doi:10.1016/j.cognition.2014.11.013
  • Lawrence E Marks On Cross-Modal Similarity: The Perceptual Structure of Pitch, Loudness, and Brightness Journal of Experimental Psychology Human Perception & Performance 15(3):586-602 · September 1989  DOI: 10.1037//0096-1523.15.3.586
  • Romke Rouw & H Steven Scholte Increased structural connectivity in grapheme-color synesthesia Nature Neuroscience 10, 792 – 797 (2007) Published online: 21 May 2007 | doi:10.1038/nn1906
  • Mutsumi Imai, Sotaro Kita The sound symbolism bootstrapping hypothesis for language acquisition and language evolution The Royal Society Published 4 August 2014.DOI: 10.1098/rstb.2013.0298
Facebook Yorumları