Ahlak: Nörolojik Bir Fenomen

Diyelim ki, yaşadığınız şehirde bir virüs ortaya çıktı ve kısa süre içinde insanların yarısından çoğunu zombiye çevirdi. Bu zombiler önlerine çıkan herkesi ölüyorlar. Ama özellikle ilgilendikleri bir kan grubu var. Bunun kokusunu uzaktan bile alabiliyorlar. Uzun süren ve yorucu bir kaçıştan sonra bir binanın ikinci katına sığınmayı başardınız. Burada yiyeceklerle dolu bir depo ve size yardımcı olabilecek tıbbi malzemeler var. Ama sizden önce sığınan, altı tane de yaralı var. Virüsü kapmış olabileceklerini düşünüyorsunuz… Birkaç gün içinde hepsi güçsüz düşüp etraftaki sedyelerde uzanmaya başladılar. Onlara malzemelerin el verdiği ölçüde yardımcı oluyorsunuz. Zombiler bulunduğunuz yere ulaşırsa kaçabilecek durumdaki tek insan sizsiniz. Yaralılardan birinin kan grubu zombilerin tercih ettiğinden. Onu gruptan ayırıp sedyesini bulunduğunuz katın sonundalki ufak bir odaya taşıdınız. Çünkü bu odada pencere bulunmuyor ve zombiler onun kokusunu burada olduğu sürece alamazlar. Geri dönerken dışarıda kalabalık bir zombi grubu gördünüz. Siz onu taşımadan hemen önce sevdikleri kan grubunun kokusunu almışlar, sığındığınız binaya doğru koşarak geliyorlar.

Önünüzde iki seçenek var

1. Hiçbir şey yapmayabilirsiniz ve bu durumda en fazla birkaç saat içinde zombiler binaya girmeyi başarır. Sevdikleri kan grubuna sahip yaralıya ulaşmadan önce koridordan geçer ve diğer beş kişiyi öldürüp sonra bu odaya ulaşırlar. Siz de o sırada üst katlara doğru kaçar, şansınızı denersiniz.

2.  Sizden önce gelenler, zor durumda kalırlarsa kullanabilecekleri bir güvenlik sistemi kurmuşlar. Sistem birinci kata ölümcül gaz pompalayacak şekilde çalışıyor. Fakat sistemde kaçak var. Çalıştırırsanız bu özel kan grubuna sahip olan yaralının odasına da gaz vermiş olacaksınız. Yaralıyı taşıyabileceğiniz başka bir boş oda yok Eğer bunu seçersiniz yaralıyı ve beraberinde binaya girmeye çalışan zombi grubunu öldürmüş, olursunuz. Ama kapıyı kapatıp koridorun diğer ucundaki yaralıların yanına kaçabilir, böylece kendi canınızı hem de diğer beş kişiyi kurtarabilirsiniz.

Gazı açar mıydınız?

Bu, Harvard Üniversitesi Ahlaki ve Bilişsel Araştırmalar Laboratuarı`nda yenilikçi nöropsikiyatri çalışmaları yapan Psikoloji Profesörü Joshua Green ve ekibinin gönüllülere yönelttiği olası senaryolardan biri. Araştırmacılar bu senaryoları Ahlak Algısı Testine (The Moral Sense Test) katılanlara yönelttiklerinde her iki seçeneğin de tercih edilme oranının eşit olduğu görüldü. Ardından katılımcılarla grup halinde yapılan söyleşide tercih nedenlerini sorgulayıp şu tabloyla karşılaştılar: Gazı açanlar. bunun ahlaki açıdan en doğru seçim olduğunu çünkü böylece daha çok insan kurtarabileceklerini söylüyorlardı. Diğerleriyse buna karşı çıkıyor, başka insanlara kurtarabilme ihtimaline rağmen bir kişiyi bile öldürmenin yanlış olduğunu düşünüyordu.

Joshua Green, test esnasında katilımcıların beynini MR cihazıyla taradığı için böyle bir ikilemin karşısında zihinlerinde neler olup bittiğini de öğrenebiliyoruz. Zor bir karar aldıkları için tüm katılımcıların  kanındaki oksijen seviyesi yükseliyor ve buna bağlı olarak beyin fonksiyonlarında bir hareketlenme görülüyor.
Bu durum MR sonuçlarına sarı öbekler olarak yansıyor. Aslında bir karar verdiğimiz her seferde beynimiz olağanüstü seviyede enerji ihtiyacı duymakta .Yani MR sonuçlarında şaşılacak bir durum yok. Ama dikkat çekici olanı: gazı açarak daha fazla kişinin hayatını kurtaranların beyinlerinde tam karar verdikleri anda bu öbeklerin çok daha fazla sayıda oluştuğu görüldü. Bu durum, gazı açmaya karar verenlerin daha fazla beyin gücü harcadıklarını gösteriyor. Green’e göre, bu gruptakiler içgüdüsel olarak ağır basan diğer seçeneği bastırıp ahlaki açıdan daha fazla sorgulamaya girişmiş oluyorlar. Green’in sözleriyle özetleyecek olursak: ‘Hepimizin zihninde otoriter bir hâkimiyet kurmuş olan ve bizim iç ses olarak adlandırdığımız bir mekanizma var. Buna vicdan da diyebilirsiniz. Ben de size bunun beyninizdeki bağlantıların duygusal anlamdaki yansıması olduğunu söyleyebilirim. Baskı altındayken yaptığımız ilk şey bu sesi dinlemek ve önceden tanımlanmış olan bir tepki vermek olur. Bunu bastırıp vereceğiniz kararı enine boyuna ölçmekse hem daha fazla zamanınızı alır hem de çok daha fazla enerji ihtiyacı demektir.” Green’in çalışma grubunda bulunan ve testin tasarlanmasında büyük payı olan Brown Üniversitesipsikologlarından Fiery Cushman “Aslında ahlaki açıdan ikilemlerde kalıyor olmamızın asıl sebebi beynimizde iki farklı seçeneğin mevcut olması”diyor. Diğer seçimi yapanlarla anlaşmazlık yaşıyoruz çünkü zaten beynimiz de bu seçenekleri birbirleriyle savaştırıp duruyor.

Peki, birini diğerlerinin hayatını kurtarmak için öldürmek gerçekten doğru bir karar mı? Bu, filozofların da asırlardır üzerinde düşündüğü önemli bir soru. Hatta aynı çelişki mahkeme salonlarında da sıklıkla yaşanıyor. Böyle bir durumda hesaba katılması gereken şey kişinin niyeti mi olmalı? Bu karar hem doğru hem de adil olabilir mi? Green ve Cushman gibi sinirbilim uzmanları tartışmaya farklı bir perspektiften yaklaşıyor, cevabı etik kararları aldığımız esnada beynimizde gerçekleşen biyolojik aktiviteler üzerinden yorumluyorlar. Bu, ahlak ve etiğe bilimsel bir yaklaşım olarak özetlenebilir. Böyle alternatif yaklaşımlar sayesinde daha iyi seçimler yapmak için yeni olanaklar yaratma imkânı bulabiliriz. Sonuçta beynimizde neler olup bittiğini anlarsak kendiyle çelişen ve uzun süredir sahip olduğumuz bazı önyargılardan kurtulma şansı bulur stres altında daha iyi kararlar alabiliriz.

Dürtülerimiz otoriter bir tavırla ipleri elinde tutmak için bizi zorluyor. Oysa onların da diğer duygulardan farkı yok. Böyle bir durumda içinde bulunduğumuz koşulları aklın süzgecinden geçirerek doğru bir seçim yapmak zorlaşıyor. Çünkü beynimiz bu işlem için daha fazla zamana ve daha çok enerjiye ihtiyaç duyuyor.

“ÇOĞUNLUĞUN İYİLİĞİ” ETİK OLARAK DOĞRU BİR YAKLAŞIM MI?

Joshua Green, yüksek öğrenim yıllarında dünyaca ünlü düşünürlerden Immanuel Kant ve John Stuart Mill`in fikirlerine büyük ilgi duymuş. Kant, etik değerlerin kutsal olduğunu ve tartışılamayacağını söylüyordu. Ona göre bu değerler aşılmaması gereken sınırı temsil etmekteydi. Mill ise ahlak ve etiğin çoğunluğun iyiliği için hizmet etmesi gerektiğini savunan bir akım olan faydacılığı daha doğru buluyordu. “Faydayı ahlaki meselelerde nihai karar verici olarak kabul ediyorum demişti. Faydacılık, bir eylemin ahlaken kabul edilebilir olup olmadığının, o eylemin sonuçlarına bakılarak belirlenebileceğini öne sürer. Özetle, en fazla sayıda kişinin mutluluğu eylemin kabul edilebilir olduğunu gösteriyor. Birçoğumuza mantıklı gelse de faydacılık ilkesinin büyük bir kusuru var. Örneğin, madem çoğunluğun faydası daha önemli, bir doktor ameliyat esnasında hastasının en fazla 2 yıl ömrünün kaldığını görüp onu öldürmeyi seçer ve ondan aldığı organlarla beş kişinin hayatını kurtarmaya kalkışırsa ne olacak? Tam bu noktada psikolojide “kestirme yollar” diye adlandırılan (heuristics), pratik deneme/yanılma yöntemiyle hedefe varmaya yönelik çözüm üretme tekniği devreye giriyor. Bir doktorun hastasını öldürmeyi seçip daha fazla kişinin hayatını kurtarmaya kalkması da böyle bir kestirme yol.

TRAMVAY İKİLEMİ

Güzel bir havada biraz yürüyüş yapmak istediniz ve tramvay hattı boyunca yürüyüşe çıktınız. Az sonra arkanızdan yaklaşmakta olan tramvaym sesini duydunuz. Ama yaklaştıkça çığlık sesleri de gelmeye başladı. Dönüp baktığınızda içindeki beş kişinin camlara çıkıp çığlık çığlığa yardım istediğini gördünüz. O anda farkına vardınız ki tramvayda bir sorun var ve duramıyor, gittikçe hızlanıyor. Hemen ileride bir makas ayrımı olduğu gözünüze çarptı. Tramvayın yolunu değiştirerek yavaşlamasını sağlayabilir, bu beş kişinin hayatını kurtarabilirsiniz. Ama bir sorun var Bu kez diğer yoldaki simitçiye çarpacak. Hem makası değiştirip hem de simitçiyi uyararak kadar zaman yok. Makasın koluna uzanır ve yolunu değiştirir miydiniz?
Peki. senaryoya yeni bir bölüm daha ekleyip yönünü değiştirmek yerine bir de az ilerideki iri kıyım adamı raylara iterek tramvayın durdurabileceğinizi fark ettiğinizi varsayalım. Yine diğer beş kişiyi kurtarmış olacaksınız. Bunu yapar mıydınız?

60`lı yıllarda İngiliz Filozof Philippa Foot  tarafından ortaya atılan bu paradoks ahlak ve etik konusuna farklı bir boyut daha ekliyor. Eğer tramvaydaki beş kişinin hayatını kurtarmaya karar vermişsek birçoğumuz için birini raylara itmektense makasın koluna çevirip tramvayı simitçiye çarptırmak daha kabul edilebilir bir durumdur. Çünkü bir insanı öldürmekle başka bir insanın ölmesine neden olmak arasında ahlaki açıdan büyük bir fark olduğuna inanıyoruz.

Fareler üzerinde yapılan deylerde, bazı genlerin kapalı duruma getirilmesiyle karakterlerinin tamamen değişebildiği görmesi beyindeki gri madde sayısının azalmasına ve ilkel beyin olarak adlandırılan amigdalanın daha aktif olmasına sebep oluyor. Böylece "sürüngen benlik": diğer bir deyişle agresif "kaç ya da savaş" kişiliği öne çıkıyor.
Fareler üzerinde yapılan deylerde, bazı genlerin kapalı duruma getirilmesiyle karakterlerinin tamamen değişebildiği görmesi beyindeki gri madde sayısının azalmasına ve ilkel beyin olarak adlandırılan amigdalanın daha aktif olmasına sebep oluyor. Böylece“sürüngen benlik”: diğer bir deyişle agresif “kaç ya da savaş” kişiliği öne çıkıyor.

Green her birimizin içinde Kant ve Mill`in farklı bakış açılarının sürekli birbiriyle çekiştiğini düşünüyor. Bu yüzden her zaman aynı türden bir seçim yapacağımızın garantisi yok. Her seferinde zihnimizde aynı ahlaki sorgulamayı yapıyor ne zaman böyle bir durumda kalsak yine bir tanesini seçmek zorunda kalıyoruz. Sinirbilim uzmanıAntonio Damasio, Descartes`in YanıIgısı adlı kitabında, konuyu irdelerken duygularla bağlantısına odaklanıyor ve geçirdiği bir kaza sonrasında mantıklı kararlar alma yetisini kaybeden hastayı örnek veriyor. Yapılan incelemelerde hastanın prefrontal korteksinin alt orta bölgesinde (alna yakın bölgenin merkezi) bulunan duygularla iliskili kısmın zarar görmüş olduğu anlaşılıyor. Bu örnekten yola çıkan Damasio, duyguların da mantıklı karar verme sürecinde rol oynadığına dikkat çekiyor. Joshua Green de bu bulgunun çok önemli bir aydınlanma anı olduğunu düşünüyor: “Beyninde böyle bir hasar medyana gelmiş insanlar içgüdüsel duygularını kaybediyor. Dolayısıyla diğerleri tramvay ikilemiyle karşı karşıya kaldıklarında çözüm için kendi içlerinde zorlu bir savaş verirken onlar için aynı seçimi yapmak bu kadar zor değil. Eğer iri kıyım adamı raylara itmek daha kolay bir çözümse bunu rahatlıkla yapabilirler. Ancak kendilerine yaptıklarının ahlaki açıdan doğru olup olmadığı sorulacak olursa afallar, ne söylemeleri gerektiğini bilemezler.”

Ahlak felsefi bir kavram gibi görünüyor olsa da aslında nörolojik bir fenomen. Princeton Üniversitesi’nden Jonathan Cohen, beynin hedefe ulaşmak için gerçekleştirdiği süreçleri ve buna dahil olan dikkat, düşünce gibi mekanizmaları inceliyor. Green, Cohen`le ortaklaşa gerçekleştirdiği başka bir deneyde fMRI kullanarak tramvay ikilemi esnasındaki zihinsel süreci de inceleme fırsatı bulmuş. Deneklere önce kendileriyle ilgisi olmayan bir ölüm sahnesi gösterilmiş. O esnada beyinlerinde üç farklı bölgede aktivite olduğu tespit edilmiş. Bunlar duygularla ilişkili olan orta frontal girus, arka singulat girus ve açısal girus bölgeleri Bu bölgelerin hepsi beyin kıvrımında yer alıyor. Ancak tramvay ikilemi söz konusu olduğunda bu kez muhakemeyle alakalı bir bölge olan dorselateral prefromal korktekste hareketlenme olduğu tespit edilmiş. Bu sonuçlar, katılımcıların ölümle doğrudan ilişkili oldukları durumlarda duygularını bastırarak muhakeme yeteneklerine başvurmaya çalıştıklarını gösteriyor. Ancak adamı tramvayın önüne itmekle makası çevirmek arasında seçim yapanlann oranına bakıldığında %60`ının makas çevirmeyi ya da hiçbir şey yapmamayı tercih ettikleri görüldü. Anlaşılıyor ki çoğunluğun iyiligi için birine zarar vermeyi göze almışsak bile bunu direkt olarak yapmak yerine ölüme sebebiyet vermeyi tercih ediyoruz Bu da fiziksel şiddete başvurma konusunda isteksiz olduğumuzun bir göstergesi. Ama zorunda kaldığımız anlarda bu mekanizma bir oto-pilot gibi devreye giriyor. Böyle bir anda mümkünse şiddetin daha ‘zarif’ olan biçimine yöneliyoruz

AĞLAYAN BEBEK

Çevresel koşullar ve bağlı olduğumuz toplum beyinlerimizin çalışma mekanizmasını değişime uğratabilme gücüne sahip. Ahlaki değerler her toplumda farklı.
Çevresel koşullar ve bağlı olduğumuz toplum beyinlerimizin çalışma mekanizmasını değişime uğratabilme gücüne sahip. Ahlaki değerler her toplumda farklı.

İşin boyutlarını biraz daha büyüten bir başka araştırmada gönüllülere şöyle bir soru yöneltildi: Bir savaşta olduğunuzu hayal edin. Evleri arayan askerlerden gizlenmek için kalabalık bir insan grubuyla bir evin bodrumuna sığındınız. Sessiz olmanız gerek ama bebeğiniz ansızın ağlamaya başlıyor. Sesi bastırmak için elinizi ağzına kapatıyorsunuz. Çünkü askerler bu sesi duyacak olursa sizi, bebeğinizi ve oradaki tüm diğer insanları öldürecekler. Ama ağzını bu şekilde kapamaya devam ederseniz bebeğiniz havasız kalıp ölecek. Böyle bir durumda ne yapardınız?

Bu soruların hepsi de birbirinden acımasız detaylar ve seçiminiz ne olursa olsun ölümlü bir son içeriyor. Ama deneylerin başarılı olabilmesi için böyle ikilemler kullanılarak katılımcıların zorlanması gerek. Tüm diğer testlerle kıyalandığında katılımcıların cevap vermekte en zorlandıkları soru buydu. Diğerlerinden farklı olarak bu senaryoda hiçbir şey yapmamak tüm insanların yanı sıra hem kendi hem de bebeğinizin hayatını tehlikeye atmak anlamına geliyor. Ya bebeğinizi öldürecek ve herkesi kurtaracaksınız ya da herkes ölecek. Test, böyle bir durumda sahneye mutlaka bir kahramanın çıkacağını, anne bebeği susturmazsa onun bunu yapacağını söylüyor. Bu nedenle test bireysel değil, grup halinde uygulandı ve geri sayım süresi içinde bunu yapmayı göze alan kişinin önündeki düğmeye basması istendi. Testin uygulandığı her bir farklı grupta mutlaka bir kişinin bu role soyunduğu görüldü. Ancak hiçbir gönüllü risk iyice büyümeden önce düğmeye basamadı fMRI sonuçları, faydacılık yönünde karar alıp bebeği susturan ve adamı tramvayın önüne iten bireylerin beyinlerinde diğerlerine oranla daha fazla aktivite olduğunu gösteriyor. Böyle senaryolarda herkesi kurtarmak gibi bir seçeneğimiz olmadığı için iddia ettiğimizin aksine, ahlaki değerlerimizi bir tarafa bırakıp bilincin sadece işinize yarayacak kısımlarını kullanarak beynin otomatik duygusal kontrol sistemini harekete geçiriyoruz.

DİLBİLİMDEN AHLAKİ DEĞERLERE

MIT Dilbilim Profesörü Noam Chomsky ve filozof John Mikhail bu sonucu destekleyen bir teori öne sürdüler. Daha önce Noam Chomsky`nin bazı dilbilgisi kurallarını içsel olarak bildiğimize dair yapmış olduğu açıklamadan yola çıkan ikili, tramvay probleminde de aynı durumun geçerli olabileceğini düşündü. Testi bu kez hem çocuk hem de yetişkinlere uyguladılar ve ahlaki hükümlerimizin temelinde sonradan öğrenilen değil kalıtsal ve içten gelen bir inancın yattığı sonucuna vardılar. Çocuk veya yetişkin olsun , neredeyse hepsi makası çevirmenin göze alınabilir, diğerininse asla kabul edilemez bir durum olduğunu söyluyordu. Mikhail ‘Neden kavramsal açıdan farklı düşünen çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi aynı seçimi yapıyor? Bu ortak bir vicdanın varlığını işaret ediyor. diyor.

“BİR KİŞİNİN ÖLÜMÜ TRAJEDİ, BİN KİŞİNİN ÖLÜMÜ İSTATİSTİKTİR.”

Stalin`in bu ünlü sözü çok önemli bir bilimsel gerçeğe vurgu yapıyor Deyim yerindeyse ahlaki açıdan çuvalladığımız durumlardan biri de insan hayatına verdiğimiz değerin değişken oluşu. Birden fazla insanın tehdit altında olduğu senaryolarda daha duyarsız hale gelebiliyoruz. Joshua Green bu durumun sebebini de anlamak istedi ve katılımcılara şu soruyu yöneltti: Bir kurtarma botu kullanıyorsunuz ve göreviniz 50 metre ileride boğulmak üzere olan birini kurtarmak. Tam denize açıldığınız anda bir çağrı daha geliyor ve diğer yöne doğru, aynı uzaklıkta bir teknenin battığı birkaç yolcunun boğulmak üzere olduğu bildiriliyor. Bu sırada ikinci bir kurtarma ekibinin de kalabalık grubu kurtarmak için yola çıktığını ama daha uzak bir yerden geldikleri için yetişme ihtimallerinin zayıf olduğunu da biliyorsunuz. Her ikisini de kurtarmak için yeterli zamanınız yok ve bir seçim yapmanız gerekiyor. Bu çalışmada farklı bir sonuçla karşılaşıldı. Katılımcılar seçimlerini yaptıkları anda, beynin olasılık ve riski ölçen birimi insula harekete geçiyordu. Memeli hayvanlar, buradan gelen sinyallere karşı güven duyuyorlar çünkü bunlar genelde yemek ve alakah doğru yönlendirmeler oluyor. Örneğin bir sincap gözüne kestirdiği fındıklara başka bir hayvana yem olmadan ulaşabilecekse bu bölgeden onay sinyali alıyor. Sinyal tıpkı istatistiki verilere benzer bir yöntemle, tüm riskler ve tüm olasılıkların gözden geçirilmesiyle oluşturuluyor. Bu sonuç, kurban sayısı arttığında duygusal bağlantımızın azalıp hesaplama günümüzün ortaya çıktığını gösteriyor. Bu son deneyde karşılaşılan ilginç bir durum daha var. Eğer kurbanların olduğu sahneye bizzat tanıklık etmişsek durum değişiyor, gördüklerimiz neticesinde rakamlara bağlı olmaksızın güçlü bir vicdani sürece giriyoruz. Green`e göre bunun anlamı beynimizdeki tüm sistemlerin ahlaki karar sürecinde önemli bir rol oynuyor olması.

SOSYAL BİR VARLIK OLMA EĞİLİMİ

Bağış yaptığımızda beynin ödül merkezi devreye giriyor. Beynimiz fedakarlık, cömertlik, suçluluk duygusu ve şefkat gibi etik davranışları destekliyor. Bunlar için her seferinde bizi ödüllendiriyor.

İkilem senaryolarının tümü bu kadar iç karartıcı değil örneğin iyilik yapmanın verdiği haz üzerine odaklanan çalışmalar da var. Jordan Grafman ve Jorge Moll`un testleri de bu kategoride yer alıyor. 19 katılımcının her birine 128$ önererek şu seçeneği sundular. Parayı alıp buradan hemen uzaklaşabilir veya bir kısmını toplumsal bir dava için bağışlayabilirsiniz. Parayı bağışlayan katılımcıların beyin taramaları, dopaminin salgılandığı yer olan ventral tegmentum bölgesinde aşırı hareketlilik olduğunu gösterdi. Dopaminbeynin ödül olarak gördüğü durumlarda devreye giriyor. Genelde seks veya yemek gibi haz veren durumlarda salgılanıyor. Moll, “Nöral yapımızın, fedakarlık, cömertlik, suçluluk duygusu ve şefkat gibi toplumdan yana davranışları desteklediğini” söylüyor. Testte en yüksek miktarı bağışlayanların beyninde, limbik sistemde yer alan ve sosyal bağlılıkla ilişkilendirilen septal bölgede diğerlerinde görülmeyen bir hareket tespit edildi. Beynin bu birimi anne ve bebek arasındaki ilişkiyi yürüten, süt üretimini sağlayan oksitosin hormonu açısından zengin. Moll bunun evrimsel süreçte devraldığımız bir eğilim olduğunu düşünüyor. Çünkü sosyal bağlar kurmak ve annelik içgüdüsü, türümüzün devamlığını sağlayan faktörlerden. Bu yüzden grup dayanışmasına sembolik anlamlar yüklüyor, sosyal değerleri el üstünde tutuyoruz.

DÜŞÜNDÜĞÜNÜZ HER ŞEYE İNANMAYIN

Duygu ve sezgilerimiz ahlaki seçimlerimize `fabrika ayarları` gibi hizmet ediyor. Tabii eğer muhakeme gücümüzü bir kılavuz gibi kullanİyorsak. Sezgilerimiz, günün her anında binlerce, hatta bazen milyonlarca veriyi çabucak işleyip doğru kararlar verebilmek ve hayatımıza devam edebilmemizi sağlamak adına çok önemli bir rol üstleniyor. Fakat etik değerler söz konusu olduğunda sandığımız kadar güvenilir değiller. Evrimsel geçmişte sorunları ele alış şeklimizi iyileştirdikleri de ortada. Ancak modern çağın insanı için yeterli olduklarını söyleyemeyiz. Zihnimizde gerçekleşen düşünce süreçIeri için de aynısı geçerli. Bu durumda yapılacak en iyi şey ipleri ele alıp süreci yönlendirmek. Yani stres altında ya da karmaşık durumlarda sağlıklı seçimler yapabilmek için öncelikle muhakeme becerimizi kullanmamız gerek.

Tüm bu deneyler sayesinde artık beynimizin ahlaki konulardaki işleyişi konusunda bilgi sahibiyiz. Duygularımız alarm verdiğinde mantıksal düşünceye sırtımızı dönmemeli, sağlıklı kararlara ulaşmak için her ikisini bir arada kullanmalıyız.  Araştırmalar, refleksif yönelimlerimizi bir kenara bırakmayı öğrendiğimizde duygularmızın kölesi olmaktan çıkıp sağlıklı seçimler yapan bireylere dönüştüğümüzü gösteriyor.


Kaynak: Popular Science-Eylül`14

Facebook Yorumları